Romanın başkahramanı Martin, işçi sınıfından gelen, formal eğitimi olmayan fakat öğrenmeye karşı büyük bir açlık duyan genç bir adamdır. Burjuva bir aileye mensup olan Ruth’a duyduğu aşk, onu kendini geliştirmeye iter. Ancak Martin’in asıl motivasyonu zamanla aşktan çok, “kanıtlama” arzusuna dönüşür.
Bu noktada roman güçlü bir sınıf eleştirisi sunar. Martin, kültürel sermayesi olmayan bir birey olarak üst sınıfa girmeye çalışırken sürekli reddedilir. Yazıları yayınevleri tarafından geri çevrilir, düşünceleri küçümsenir. Fakat ironik olan şudur: Başarıya ulaştığında aynı çevre tarafından alkışlanır. London burada toplumun değer yargılarının ne kadar yüzeysel olduğunu gösterir.
Roman aynı zamanda aşırı bireyciliğin eleştirisini de içerir. Martin, kendi emeğiyle yükselmeye inanır ve kimseye bağımlı olmak istemez. Ancak bu inanç, onu insanlardan uzaklaştırır. Başarıya ulaştığında ise beklediği tatmini bulamaz. Çünkü toplum tarafından kabul görmek, içsel boşluğu doldurmaya yetmez.
En çarpıcı nokta şudur:
Martin başarısızken umutludur, başarılıyken tükenmiştir.Romanı bitirdikten sonra uzun süre etkisinden çıkamadım. Martin’in yaşadığı içsel kırılma, yalnızlığı ve hayal kırıklığı zihnimde dönüp durdu. Özellikle başarıya ulaştığı hâlde hissettiği boşluk beni derinden sarstı. Çünkü bu durum, günümüzde “başarmak” kavramının ne kadar sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Kitabı kapattığımda sadece bir karakterin hikâyesini değil, modern insanın varoluş sancısını düşündüm. Bu nedenle Martin Eden benim için yalnızca okunan bir roman değil, üzerinde uzun süre düşünülecek bir deneyim oldu.