Gönderi

Puan vermedi·328 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 22 Şubat 2026 13:14
# Hafızanın Yerleşik Krallığında Bir Göçebe: Proustyen Bir Muhasebe Marcel Proust’un yedi ciltlik devasa külliyatını bitirmek, yaklaşık sekiz haftalık bir zihinsel maratonun ötesinde, insanın kendi ruhuyla yaptığı bir düellodur. Bu 3.000 sayfalık nehrin sonunda anladım ki; “hayatımız göçebedir, hafızamız ise yerleşik”. # Aristokrasinin Züppe Sessizliği ve "Fikir Tacirliği" Serinin başındaki o görkemli Guermantes salonları, bana hep o sahte entelektüel parıltıyı hatırlattı. Proust’un aristokratları aslında birer "fikir taciri": Hayatlarının bir yarısını bizi dinlemekle, diğer yarısını ise bizden dinlediklerini sanki kendi orijinal fikirleriymiş gibi başkalarına satmakla geçiriyorlar. Bu ortamlarda anlatıcının bir "saksı gibi" susması başta beni rahatsız etse de, aslında o sessizliğin bir gözlem laboratuvarı olduğunu fark ettim. Prenslerin ve Düklerin o "snop" (züppe) dünyasında, zekâ sadece bir vitrin süsü; anlatıcının sessizliği ise bu vitrini yıkan en büyük güç. # Bir Sığınak Olarak İnsan: Kelebek vs. Proust Okuma sürecimde anlatıcının tavrını, Henri Charrière’in "Kelebek" (Papillon) romanındaki karakterle kıyaslamadan edemedim. Kelebek, fiziksel bir hapishaneden kaçmak için sürekli bir adaya, bir ormana, bir coğrafyaya sığınır. Proust’un anlatıcısı ise sosyal bir göçebedir; o adalar yerine insanlara sığınır. Ancak her sığındığı "insan-ada", yakından tanıdıkça bir hayal kırıklığına dönüşür. Kelebek’in kaçışı mekânsal, Proust’un anlatıcısının kaçışı ise zihinseldir. # Shakespeare’in Ruhu ve Masumiyet Müzesi’nin Takıntısı Aşk meselesine gelince, Shakespeare’in o meşhur tespiti pusulamız oldu: Beğendiğimiz bedenlere, hayalini kurduğumuz ruhları yerleştirip adına aşk diyoruz. Anlatıcı, Albertine’e bir beden bulup içine kendi kurguladığı o "Gomorra" gizemini yerleştirdi. Bu durum bana yer yer Orhan Pamuk’un "Masumiyet Müzesi"ndeki Kemal’i hatırlattı. Kemal’in Füsun’un eşyalarından müze kurmasıyla, anlatıcının Albertine’i eve kapatıp (Mahpus) onun her anını bir nesne gibi dondurmaya çalışması arasında o sapkınca ve "toksik" ortaklık var. Her iki karakter de karşısındakini bir insan olarak değil, bir mülkiyet nesnesi olarak sevdi. # Dostoyevski ve Acının Bilgisi Albertine’in bir mektupla gelen, "zayıf" ve inandırıcılıktan uzak ölümü başta beni öfkelendirse de, Dostoyevski'nin "gerçek haz acıda gizlidir" düsturunu anımsayınca taşlar yerine oturdu. Proust için acı, bir "teselli ikramiyesi" değil, zihni çalıştıran tek gerçek yakıttır. Albertine ölmemiştir; zira hafıza yerleşik olduğu için o, anlatıcının her sabah yeniden uyandığı bir sızı olarak kalmaya devam eder. # Sonuç: Yaşamak, Anlam Verme Uğraşıdır Bu maratonun sonunda anladım ki; A.Tunç’un dediği gibi “yaşamak dediğimiz şey hayata bir anlam verme uğraşıdır”. Son kitaptaki o maskeli baloda zamanın herkesi birer "zaman kalıntısına" dönüştürdüğünü gördüğümüzde, elimizde kalan tek gerçek tapu hafızadır. Kayıp Zaman, ancak o göçebe hayatın anıları hafızanın yerleşik sayfalarına döküldüğünde gerçekten yakalanmış olur.
Yakalanan ZamanMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 20241,401 okunma
34 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.