Devlet başkanlarının kabusları.
Öncelikle incelememe cidden bu kitabın çok cesur bir kitap olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Çünkü kullanılan açık üslup, her şeyi sakınmadan ifade edilmesi açısından baktığımızda yazarın da en az kitap kadar cesur olduğunu anlayabiliyoruz. Ve aynı zamanda öfkeli.
Neye öfkeli bu yazar? Neye öfkeli bu adı olmayan kadın? Konu sadece erkekler değil ve onların erkekler yapar diye normal gelen davranışları değil, konu direkt olarak bu sistem. Gerçi bu ataerkil sistemi de yine erkekler kendi kendilerine oluşturdu ama neyse.
Okurken özellikle kitabın başlarında kadının öfkesini hissettim. Her zaman öfkeliydi sisteme karşı, kalıplar, geleneklere ve erkeklere karşı. Fakat bu gençlikten yetişkinliğe geçtiği süreçte bu öfkesi daha açık ve net.
Okurken bazı yerlerde çekindim, feminist edebiyattan uzak olduğumu düşünmüyorum ama böyle açık üslupla tüm toplumsal tabular göz ardı edilerek yazılmış ve basılmış bir kitap okumamıştım. Bu açık üslup, bazı noktalarda beni rahatsız etti bazen duraksayıp nefes aldım ama bence kitabı bu zamana taşıyan etkenlerinden biri de bence bu üslup. Her ne kadar sizi rahatsız etse de bir noktada gerçeklerin sizi tokatladığını gerçekten hissetmenizi sağlıyor.
Değindiği konular çok önemli ve özellikle o dönemde çok ses getiren bir kitap olmasına karşın feminizm perspektifinden bence eksik. Çünkü kitapta karakter her ne kadar her şeye baş kaldırıp tabuları yıkmaya çalışsa da yine karakterin, bazı davranışların sadece erkeklerin kişiliğinden geldiğini ve kabul ettiğini görüyoruz. Bunu normal karşılamamak gerek. Fakat bir noktada ben bunu kadının da o sistemle büyümesinden ona 'o' öğretilmesinden kaynaklı içselleştirilmiş ataerkil düşünce var. Bunu bazı yerlerde kadının diğer kadınlara olan eleştirilerinden de çıkarabiliriz bence. Her ne kadar adamların pis düşüncelerine karşı çıksa da o da bir kadına kızdığında o 'pis' düşünceleri söyledi. Burda direkt olarak kadına kızamıyorum açıkçası ben. Ya da bu sistemde büyüyen özellikle o zaman içinde olan kadınlara asla tam olarak kızamıyorum çünkü biz her ne kadar toplumsal kalıplardan sıyrılmaya çalışsak, kendi düşünce yapımızı geliştirmeye çalışsak da buna başlama yaşımıza bağlı olarak kafamızın bir yerlerinde veya kişiliğimizin bir yerlerinde erkeklerin oluşturduğu o ataerkil sistemin kalıntıları kalacak gibi geliyor. En azından ben öyle düşünüyorum ama bunu düşünüp umutsuzluğa kapılmaya da gerek yok.
"Kocası patron olan kadın, en çok ilgiyi topluyor, en fazla saygı ona gösteriliyor."
X'in eşi... X'in kız kardeşi... Toplumda ancak böyle yer edinebiliyoruz. Ana karakter 'karım' kelimesinden hoşlanmadığından bahsediyor. Karım kelimesinden hoşlanmaması da ataerkiyle alakalı, onların o kelimeyi kullanma yeri ve şeklinden kaynaklı bu yüzden ona bu kelimeyi sevmediği için kızamayız.
Bilmiyorum, bu kitabı okuyacak biri; feminizme, kadınlara tamamen ön yargısız olmalı ya da en azından ataerkil sistemden rahatsız olan biri olmalı bence. Bu kitabı feminizme giriş diyerek bilinç düzeyi düşük, ön yargılı insanlara -özellikle erkeklere- okutursak feci yorumlar gelebilir. Altını çizerek ifade etmek istiyorum: Özelliklikle erkeklere. Çünkü kullanılan dil bir noktada saldırgan ve ben açıkçası her erkeğin bunu başka yerlere çekmeyeceğinin garantisini veremeyiz. Eh, zira okudukları onları rahatsız edecektir.
Bu kitabı okurken aklımda başka bir düşünce daha vardı: Bu kitabı annem ve anneannem, babaannem okusa onlar ne hissederlerdi? Babaannem ve anneannem büyük ihtimalle yüzlerini buruşturacaklar böyle 'ahlaksız' kitapları bir daha onlara getirmemi söyleyecekler ama yine de arada sırada bu kitabı düşüncekler. Her ne kadar inkar etseler de bu kitap içlerine oturacak çünkü onlar da özellikle o zamanın kadınları olarak evliliğin kurbanlarındanlar. Annem konusunda kafam karışık, o büyük ihtimalle kadının fazla 'asi' olduğunu söyleyecek ve bu yüzden bak okuyup, meslek sahibi olman gerek demiştim ben sana gibi ifadeler kurarak haklı olduğunu vurgulayacak. İçsel olarak kadını anlayacak mı bilmiyorum ama anlattıklarını anlayacak ve belki bazı kısımlarda ağlayacak. O kadın gibi kendi 'özgürlük' tanımını bulamadığı için ya da bunu bulmaya çalışmadığı için kendisini kötü hissedecek. Üçümüzün de farklı farklı yorumları olacak ama hepimizin sonunda aynı noktaya varacağından eminim: Susmayı bırakmalıyız. Belki onlar kendileri için geç olduğunu düşünüp susmaya devam edecekler ama bizler öyle yapmamalıyız bence.
Bunun dışında kitapta katılmadığım bazı yerler daha var oralardan da bahsedeyim.
"Bir düşün bakalım... Adamlar... Babalar, abiler, kocalar, sevgililer, müdürler, şefler, arkadaşlar... Ya hayır, olmaz diyorlar, ya sen delisin, kötüsün diyorlar, ya gel, gitme, beceremezsin diye seni etkilemeye çalışıyorlar, ya kötü kadın, orospu, bakire değil diye yargılıyorlar, damgalıyorlar. Ve biz... İşte biz, onlara bu izni veriyoruz.)"
Hayır bu ifadelere ve bu üsluba asla katılmıyorum. Ana karakter sisteme baş kaldırdığını sansa da hâlâ o da sistemim kölesi ve yine sistemin gösterdiği şekilde kadınları suçlu buluyor, baş kaldırmadıkları için kadınları suçlu buluyor belki doğru gibi ama her kadına doğduğundan beri bu sistemin öğretildiğini ve doğru kabul ettiklerini unutuyor, onlara bu sistemi öğreten veya en başında kuran da erkekler zaten bunun yerine kadınlarda suç buluyor. Tıpkı genelde her erkek gibi. Bu üstteki cümleyi bir erkeğin özellikle kadınlara ön yargılı bir erkeğin okuması cidden çok kötü olur. Şimdiden kafamda pişkin pişkin bu cümleleri kurup yine kadınları suçladıkları hallerini hayal edebiliyorum. Bu beni sinirlendiriyor. Her kadında olması gerektiği gibi.
Yine hoşuma gitmeyen yerlerden biri,
"Babacığım, sen hep bizi korumak istedin, güçsüz olduğumuzu beynimizin içine kakmak istedin, sen hep itaat bekledin... İyi ki beni ezdin, köşeye kıstırdın, şefkat göstermedin, kurallar koydun, itaat bekledin babacığım... Yoksa ben nasıl öğrenirdim güçlü olmayı, nasıl öğrenirdim savaşmayı?)"
Bunlar çok çok tehlikeli ifadeler. Ve yine bence doğru değil. Büyürken sana gösterilmesi gerekilen bir şeydir şefkat, bu seni güçsüz ya da onsuz daha güçlü yapmaz. Direkt olarak bu cümleyi okuduğumuzda böyle düşünüyor insan. Ama bu ataerkil sistemde ayakta kalabilmek için ancak şefkatsizlikle, ezilip itilerek büyümemiz gerektiği düşüncesi keskin bir şekilde anlatılmak isteniyorsa... Eh, bilemiyorum. Hepimiz şefkatle büyütülmeliyiz, güçlü olmayı öğrenmeliyiz ama gücü her zaman herkes bu şekilde kazanamaz.
Oysaki bunu derken bile babasının şefkatsizliğinin romantik ilişkilerinde bile ona nasıl sorun olduğunu okurken görebiliyoruz bazı yerlerde. Tek sebebi bu demiyorum elbette ama bir kısımda diyor, "Baba, seni seviyorum'lar da yetmiyor artık bana... Onları her şey sanmıştım... İnsan yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor." Ah, ah şu babalar.
"Nilay ben çağrılmıyordum, O çağrılıyordu, ben de onun kolunda süs köpeği gibi gidiyordum. Nilay göreceksin bak, ben oralara ben olarak çağrılacağım, o zaman ben olarak çağrılmıyordum... Ben, kendi adım ve kendi soyadımla, çağrılacağım ve canım isterse gideceğim, istemezse gitmeyeceğim."
Bakın, bu cümleler aslında kadının kitap boyuncaki özgürlük arayışını ve mücadelesini, toplumda kendine yer edinme sürecindeki acısını ve öfkesini gösteriyor. Okuduktan sonra yutkunma ihtiyacı hissediyor, insan.
Böyle ifadeler geçen ve zamanında büyük yankı uyandıran bu kitabı direkt 'kötü' bulmak bence yanlış olur.
Feminizme giriş düzeyinde bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim, kitabın ilk bölümlerini okurken öyle düşünsem de dediğim gibi bence feminist bakış açısını daraltan ve altında yatan anlamın zor anlaşılacağı ya da anlaşılamayacağı çok fazla ifade var. Yine de bence okunmalı, madalyonun bu yüzünün de görülmesi gerekiliyor.
(3.5/5)