Önce şunu söyleyerek başlamak istiyorum:
Khaled Hosseini sadece bir hikâye anlatmıyor, insanın kalbine dokunmayı çok iyi biliyor. Onun kalemi acıyı da, sevgiyi de, vicdanı da sanki gerçek bir anı anlatır gibi yazıyor. Bu yüzden Uçurtma Avcısı’nı okurken bir roman okuyormuş gibi değil de, birinin itirafını dinliyormuş gibi hissediyorsun. Ve bu samimiyet kitabı unutulmaz yapıyor.
Bu kitap benim için bir dostluk hikâyesinden çok daha fazlası. Çünkü sayfalar ilerledikçe anlıyorsun ki aslında anlatılan şey; suçluluk, pişmanlık ve geç kalmış bir iyilik çabası. Özellikle Amir’in iç dünyası o kadar gerçek ki bazen onu yargılayıp bazen de kendimi onda buldum.
Kitapta beni ilk çarpan cümlelerden biri Hassan’ın o masum sözüydü:
“Senin için bin kere olsa koşarım, Emir Ağa.”
Bu cümle sadece sadakati anlatmıyor; aynı zamanda saf sevginin ne kadar güçlü ama bir o kadar da savunmasız olduğunu gösteriyor. Hassan’ın bu sözünü her hatırladığımda içim sızlıyor. Çünkü biliyorum ki Amir o sevgiyi taşımakta zorlanacak…
Ve gerçekten de zorlanıyor. Amir’in iç sesiyle yüzleştiğimiz o an kitabın kırılma noktası gibi:
“O gün bir şey yapabilirdim… ama yapmadım.”
İşte bu “ama yapmadım” kısmı kitabın en ağır yükü. Çünkü bazen insanı en çok yoran şey yaptığı hatalar değil, yapmaya cesaret edemediği doğrular oluyor. Bu cümleyi okuduğumda durup düşündüm: Hepimizin hayatında böyle anlar yok mu?
Hosseini’nin başarısı tam da burada ortaya çıkıyor. Olayları büyütmeden, süslemeden anlatıyor ama kalbinde dev bir yankı bırakıyor. Amir’in suçluluğu büyüdükçe biz de onunla birlikte büyüyoruz, hatta onunla birlikte utanıyoruz.
Bir yerde Amir’in şu sözleri beni derinden sarstı:
“Hassan’ın yüzüne bakamıyordum, çünkü kendimi görüyordum.”
Bu cümle bana şunu hissettirdi: İnsan bazen başkasına ihanet ettiğini zanneder ama aslında en büyük ihaneti kendi vicdanına yapar.
Yıllar sonra gelen o meşhur çağrı ise kitabın bütün anlamını özetliyor:
“Yine iyi biri olmanın bir yolu var.”
Bu cümle bana umut verdi ama aynı zamanda içimde bir acı bıraktı. Çünkü iyi biri olmanın yolu bazen geçmişte kaybettiğin bir çocuğun izini sürmekten geçiyor. Ve o çocuk, aslında kendi masumiyetin oluyor.
Kitabın en sarsıcı tarafı, geçmişin insanı bırakmaması. Amir ne kadar uzaklaşsa da o günün sessizliği peşinden geliyor. Bu yüzden şu söz çok gerçek geliyor:
“Geçmişi gömemezsin. Çünkü o seni bulur.”
Hosseini burada bize şunu söylüyor gibi: İnsan büyür, şehir değiştirir, yıllar geçer… ama vicdan hep aynı yerde bekler.
Ve sonlara doğru hissettiğim şey şuydu: Bu kitap affedilmenin değil, affedilmeyi hak etmeye çalışmanın hikâyesi. O yüzden şu cümle içime kazındı:
“Bazı yaralar asla tamamen iyileşmez.”
Bu romanı bitirdiğimde gözlerim dolu dolu kaldım ama ağlamak sadece Hassan için değildi… biraz da Amir için, biraz da kendimiz içindi. Çünkü hepimizin içinde sustuğu bir an, kaçtığı bir yüzleşme vardır.
Kısacası, Khaled Hosseini bu kitapta sadece bir hikâye yazmamış; insanın kalbinde sakladığı o küçük ama ağır pişmanlığı kelimelere dökmüş. Ve bence Uçurtma Avcısı tam olarak şu sorunun romanı:
“Geçmişteki bir suskunluk, bir ömür boyu insanın peşinden gelir mi?”
Uçurtma Avcısı