Kitaplar elimizden tutup kimi zaman geçmişe, kimi zaman geleceğe, kimi zaman da hiç var olmamış diyarlara götürür bizi. Bazı kitaplar unutulmazdır, bazıları evrensel. Bazıları belli bir kesime hitap ederken bazıları koşulsuz, şartsız herkese seslenir. İşte Küçük Prens tam da böyle bir kitap.
Bu kitabı okurken bir yandan özlem duyduğumuz çocukluğun o saf sokaklarında dolaşıyor, bir yandan da modern dünyanın yetişkin gezegenlerine yolculuk yapıyoruz.
Yazarın pilot oluşu ve eseri savaş döneminde kaleme alması, metni adeta yetişkinlere yazılmış bir itiraf mektubuna dönüştürüyor. Üstelik bu kitabı bir çocuğa değil, bir dosta ithaf etmesi de boşuna değil. Çünkü bu eser çocuklardan çok, büyürken unuttuklarını hatırlaması gereken yetişkinlere sesleniyor.
Küçük Prens’in uğradığı her gezegen aslında insan ruhunun bir yönünü temsil ediyor.
Kral’ın gezegeninde otorite tutkusu var. Emirlerin ve yasakların bir mantığının olması gerektiğini söylerken, en zor şeyin insanın kendini yargılaması olduğunu hatırlatıyor.
Kibirli’nin gezegeninde ise hepimizde az ya da çok bulunan ama dozunu ayarlamamız gereken bir kibirle karşılaşıyoruz. Sürekli övgü bekleyen, kendini merkeze koyan bir bakış açısının insanı nasıl yalnızlaştırabileceğini görüyoruz.
Sarhoş’un gezegeninde umutsuzluk, hataya tekrar tekrar düşme ve bundan utanç duyma hali var.
İş adamında amaçsız biriktirme ve sahip olma arzusunun, hayatın kendisini yaşamaya engel oluşu dikkat çekiyor.
Fenerci, nedenini sorgulamadan görevini sürdüren bir itaat sembolü gibi duruyor; mantığını aramadan yapılan eylemlerin insanı anlamdan uzaklaştırabileceğini düşündürüyor.
Coğrafyacı ise bilimin ne olduğu, kimin kayıt tuttuğu ve yalnızca kayıt altına almanın yeterli olup olmadığı sorularını akla getiriyor. Üstelik Küçük Prens, Gül’ünün geçici olduğunu da burada öğreniyor.
Dünya’ya geldiğinde ise görünüşe bakarak hüküm vermenin ne kadar yanıltıcı olduğunu anlıyoruz.
Unvanlar, meslekler ve statüler adeta birer yetişkin hastalığına dönüşmüş durumda...
Gül ile olan bağı ise sevginin karmaşıklığını gösteriyor. Küçük Prens bir süre sonra Gül’ün nazından ve siteminden uzaklaşmak istiyor. Bu uzaklaşma bir kaçış değil, belki de bir nefes alma ihtiyacı. Binlerce gülü gördüğünde kendi gülünün aslında tek olmadığını düşünüp hayal kırıklığı yaşıyor. Ancak Tilki ile kurduğu dostluk ona bambaşka bir bakış açısı kazandırıyor. Sevginin eşsizlikten değil, emekten ve birlikte geçirilen zamandan doğduğunu fark ediyor.
"İnsan birini “evcilleştirdiğinde” yani bağ kurduğunda, biraz gözyaşını da göze almalıdır." Çünkü bağ, sorumluluk demektir. Ve çölü güzel yapanın, içinde bir yerlerde bir kuyu saklıyor oluşu gibi, hayat da görünmeyen anlamlarla güzelleşir.
Küçük Prens’in yolculuğu aslında dışarıya değil, içe yapılan bir yolculuk. Bu kitap belki yetişkin dünyasına bir eleştiri, belki geçmişteki saflığa yazılmış bir özür. Ama en çok da sevginin, dostluğun ve emeğin değerini hatırlatan bir çağrı.
Tahlil vesilesiyle tekrar okuduğum bu kitabı okumayan kaldıysa okuması, okuyanların da zaman zaman hatırlamaya ihtiyaç duyduğunda açıp bakması naçizane tavsiyedir. (Elbette filmine de bakmayı unutmayın) Kitapla esen kalın