Yazarı: Aslen Aydın-Şirinceli bir Rum olan Dido Sotiriyu'dur
Şirince, Aydın il sınırına ve Kuşadası'na oldukça yakın bir konumdadır.
Dido Sotiriyu, Şirince'den "Aydın eyaletinin bir köyü" olarak bahseder. Bunun sebebi, Osmanlı döneminde Selçuk'un (o zamanki adıyla Ayasuluk) ve Şirince'nin (Kırkınca) idari olarak Aydın Sancağı'na bağlı olmasıdır.
Şirince'nin eski adı Kırkınca veya halk ağzındaki adıyla Çirkince'dir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İzmir Valisi Kazım Dirik'in talimatıyla ismi resmen "Şirince" yapılmıştır.
Bu bilgiyi verdikten sonra kitabımızdan devam edelim :)))
Manoli Aksiyotis kitabımızın kahramanı... Empati yapabilen herkes onunla oturup bir sofrada bağdaş kurabilir... Manoli olsaydım söyleyeceklerim şunlar olurdu
"Bizim buralarda, incir ağaçlarının gölgesinde büyürken kimse bize komşumuzun dilinin veya dininin bir gün aramıza uçurumlar açacağını söylememişti.
Şirince’nin yokuşlu sokaklarında, Türk ve Rum çocukları aynı tozlu yollarda koşturur, aynı güneşin altında terlerdik. Ekmek aynı fırından çıkardı. Toprak, kimin ona hangi dilde dua ettiğine bakmaz; sadece kimin onu sevgiyle çapaladığına bakardı.
Sonra o kara bulutlar geldi... Silahlar patladığında, sadece bedenler değil, bin yıllık bir komşuluk da vuruldu. Ben Manoli; gurbetin soğuk rüzgarlarında savrulurken, kalbimde hep o Anadolu’nun sıcaklığını taşıdım. Arkamda bıraktığım sadece bir ev, bir bahçe değildi; çocukluğumun geçtiği o uçsuz bucaksız dostluktu.
Şimdi bu kıyıdan karşıya, o mavi suların ötesine bakarken tek bir şey fısıldıyorum rüzgara: Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağına, suyuna, insanına... Biz birbirimizi öldürmek için değil, beraber yaşamak için yaratılmıştık. Varsın tarihler bizi ayırsın, bu toprakların kokusu hala genzimizde, bu vatanın sevdası hala yüreğimizdedir.
Kendimi Manoli'nin yerine koyup bunları söyledikten sonra yine kitaptan devam ediyorum...
Manoli’nin trajedisini anlatırken, aslında her iki kıyıda da yarım kalmış sofraları ve susturulmuş türküleri hatırlatıyor. Siyasetin kirli ellerinin, toprağın kokusunu ve çocukluk saflığını nasıl lekelediğini okurken, milliyetçiliğin dar kalıplarından çıkıp saf insanlığın o geniş coğrafyasına adım attığımı hissettim...
'Bizim hiçbir suçumuz yoktu... Ne Türklerin ne de Rumların. Bizi birbirimize boğazlatanlar utansın!'
Bu cümle, eserin siyasi hırslara kurban edilen masum insanlara yakılmış bir ağıt olduğunu gösteriyor. Sotiriyu, savaşın ortasında bile Manoli’nin çocukluk arkadaşı Şevket ile olan bağını koparmayarak, nefretin yapaylığını yüzümüze çarpıyor.
Bu kitap, tozlu tarih kitaplarının bize öğrettiği "sayısal verilerin" ötesine geçip, savaşın gerçek yüzünü tek bir insanın kalbinden gösterdiği için mutlaka okunmalı. Dido Sotiriyu, bize bir göç hikayesi anlatmıyor; hepimizi insanlığımızla yüzleşmeye davet ediyor...
Klişe bir tarih anlatısından uzak, sanki bir kahvehanede eski bir dostun dertlerini dinlermişçesine samimi ve bir o kadar da can yakıcı. Kitabın son sayfasını kapattığımda, Anadolu'nun kara kuru toprak değil, üzerinde yaşayan her canın iç içe geçtiği devasa bir ruh olduğunu bir kez daha anladım.
Ve Dido Sotiriyu, aslında şunu söylüyor: Toprak, üzerinde kan döküldükçe ağırlaşır ama barışla selamlandıkça vatan olur....
Okurken altını çizdiğim şu satırlar, kitabın neden okunması gerektiğini çok iyi ifade ediyor...
"Bizi birbirimize kırdıranların hepsi de efendi takımıydı. Bizse hepimiz birden küçük adamlar, küçük insanlar, ekmek kavgası peşinde olanlardık."
Siyasetin ve büyük güçlerin çıkarları için birbirine yabancılaştırılan Türk ve Rum komşular, aslında aynı güneşin altında aynı ekmek kavgasına düşmüş insanlardı.
Kitabı okurken, o tepişmenin ortasında kalan Şevketlerin ve Manolilerin nasıl ezildiğini görmek, insanlığın ortak trajedisini iliklerinize kadar hissettiriyor. Bu yüzden Benden Selam Söyle Anadolu'ya, savaş romanı değil; ezilen tüm 'çimenlerin' adına o devasa fillere karşı yükseltilmiş onurlu bir barış çığlığıdır...
Daha fazla uzatmayacağım.... Keyifle okuyunuz.....