Kayıp Cennet, yalnızca bir dinsel anlatı değil, insanın itaatsizlik, özgür irade ve düşüş fikriyle kurduğu kadim ilişkinin şiirsel ve felsefi bir sahnesidir. John Milton kutsal metinlerden aldığı çerçeveyi devasa bir edebi evrene dönüştürür, iyilik ile kötülük arasındaki gerilimi basit bir karşıtlık olmaktan çıkarır ve kozmik bir çatışmayı anlatırken bile insan ruhunun çelişkilerine dokunur. Milton’un şeytanı salt bir kötülük simgesi değil, gururu ve başkaldırısıyla neredeyse büyüleyici bir bilinç olarak belirir, bu yüzden eser okuru rahat bir ahlaki zeminde tutmaz, kötülüğün bile kendi içinde bir mantık ve cazibe üretebildiğini sezdirir. Metnin dili görkemli ve yoğundur, ritmi törensel bir ağırlık taşır, uzun ve katmanlı cümleler okuru bir hikâyeden çok düşünsel bir akışın içine çeker, bu yoğunluk eseri zorlayıcı kılar ama ihtişamını da buradan alır. Kayıp Cennet’in merkezindeki düşüş teması yalnızca teolojik bir olay değil, bilgi arzusu, yasak ve bedel kavramlarıyla evrensel bir metafora dönüşür, cennetin kaybı mekânsal değil varoluşsal bir kırılma hâline gelir. Eser bittiğinde geriye yalnızca büyük bir anlatı değil, insanın özgürlüğü ile sorumluluğu arasındaki bitmeyen gerilime dair ağır ve kalıcı bir düşünce kalır.