Esaret altındaki halayık Dilber ve çalıştığı konaktaki paşazade Celal’in imkansız aşkı üzerinden, sadece bedensel hürriyeti olmayanların değil, gönlünün isteğince yaşayamayan herkesin esir olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Toplumsal normların esir tuttuğu iki gencin de yaşamlarını nasıl uçuruma sürüklediğini ve yozlaşmış düzenin içinde yaşama tutunmaya çalışanların yerinin olmadığını bir kere daha gözler önüne seriyor. Bu sebeple, romantizmden realizme geçişin ilk örneği olarak gösteriliyor Sergüzeşt.