Kafka’dan sonra kalbimde yeri en ayrı olan yazar kesinlikle Stefan Zweig. Onun kalemine başka bir bağ hissediyorum. Bu yüzden her ay en az bir Stefan Zweig kitabı okumaya özellikle gayret ediyorum. Sanki beni en iyi anlayan yazarlardan biri oymuş gibi.
Bu kitap beni gerçekten psikolojik olarak içine çekti. Irene’in yaşadığı o tedirginlik, o ensesinde dolaşan tehdit hissi, o bitmeyen vicdan azabı… Hepsini iliklerime kadar hissettim. Attığı her adımda ben de onunla yürüdüm. Her kapı çaldığında ben de irkildim. Her suskunlukta ben de boğuldum. Sayfaları çevirdikçe sadece bir hikaye okumadım; bir insanın yavaş yavaş kendi zihninde kayboluşuna şahit oldum.
Korku bazen dışarıdan gelmez. İçimizde büyür, büyür ve bizi bizden alır. Vicdanın sesi bazen en yüksek çığlık olur. Zweig bunu öyle zarif ama sarsıcı bir şekilde anlatıyor ki, kitap bittikten sonra bile o duygu içimde kalmaya devam etti.
Kısacık bir metin ama bıraktığı iz çok derin… Yine kalbime dokunan bir Zweig kitabı oldu
Kitabın Konusu
Varlıklı ve düzenli bir hayat süren İrene Wagner’in yasak bir ilişki yaşamasıyla başlıyor. Irene, bir gün sevgilisinin eski partneri sandığı kişi tarafından tehdit edilince büyük bir korkunun içine sürükleniyor. Bu korku zamanla onun psikolojisini altüst ediyor. Suçluluk, endişe ve yakalanma korkusu Irene’in hayatını tamamen ele geçiriyor.
Peki bu tehdit eden kişi kim?
Kocası bu işin neresinde?
Zweig bu eserde, korkunun insan zihninde nasıl büyüdüğünü ve suçluluk duygusunun insanı nasıl tüketebileceğini ustalıkla anlatıyor.