Puan vermedi·160 syf.··Beğendi
· Mahur Beste: Notaları Biten Bir Medeniyetin Sessiz İnişi
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1944-45’te tefrika halinde yayımlanan, ancak kitaplaşması 1975’i bulan ilk romanı Mahur Beste, yazarın diğer eserlerinin gölgesinde kalmış olsa da, onun bütün düşünce mimarisinin en çıplak, en sarsıcı taslağıdır. Bu eser, bir roman olmaktan öte, klasik Türk musikisinin en hüzünlü makamlarından birinin ruhuna bürünmüş bir medeniyet muhasebesidir. Mahur makamı gibi başlar: Yüksek, kararlı, neredeyse mağrur bir tonda; sonra kademe kademe iner, incelir, sonunda bir iç çekişte kaybolur. Tanpınar, romanını bu makamın yapısına öylesine sadık kurgulamıştır ki, sayfalar ilerledikçe okur da o inişi kendi damarlarında hisseder.
Romanın merkezinde Behçet Bey vardır. Abdülhamid devrinin ilmiye sınıfına mensup, zengin bir ailenin tek erkek evladıdır. Babası İsmail Molla, iradeli, musikişinas, otoriter bir simgedir; oğlunu ise “pısırık” bulur. Behçet, konak hayatının debdebesine yabancı, kadınlara karşı ezik, hayata karşı ilgisizdir. Kitap ciltler, saat tamir eder, antika eşyalar arasında kendi yarattığı küçük bir müze kurar. Saat tamiri burada sadece bir hobi değildir; zamanı durdurma, geçmişle şimdiyi aynı kadran üzerinde tutma çabasının somutlaşmış halidir. Oysa medeniyetin saati çoktan ileri gitmiştir. Behçet, bu gerçeği fark etmez; fark etse de kabullenmez. O, bir medeniyetin son kuşağının tipik örneğidir: Ne babasının kuvvetini, ne yeni dünyanın dinamizmini taşır. Sadece kalıntılarla yaşar.
Eşi Atiye Hanım ise romanın en acı veren figürüdür. Padişah fermanıyla evlendirildiği bu adama bağlanır, iki çocuğunu kaybeder, yine de direnir. Ama direnişi boşunadır. Romanın en çarpıcı sahnelerinden birinde, Atiye’nin ölümü –intihara yakın bir ölüm– Behçet’in dünyasını büsbütün içe kapatır. Bu ölüm, sadece bireysel bir trajedi değildir; aynı zamanda ilmiye sınıfının, Osmanlı aydınının, hatta bütün bir şark medeniyetinin “manevi kıymetler manzumesi”nin çözülüşünün sembolüdür.
Tanpınar, Freud ve Bergson’dan aldığı ilhamla, bu çözülüşü bilinçaltı katmanlarında, hafıza kırılmalarında, rüya ile gerçek arasındaki o gri bölgede yakalar. Behçet’in saatleri, Atiye’nin yokluğu, İsmail Molla’nın Mekke sürgünü, Ata Molla’nın satranç masasına sığınışı…
Hepsi aynı şeyin farklı yüzleridir: Bir medeniyetin kendi kendini terk etmesi.
Romanın asıl kahramanı belki de “Mahur Beste”nin kendisidir. Tanpınar, eseri gerçek bir beste değil, muhayyel bir beste üzerine kurar. Neşati’nin meşhur beyiti (“Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile / İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile”) roman boyunca leitmotif gibi döner. Bu beyit, sadece bir aşk acısını değil, yitirilen bir sohbeti, yitirilen bir medeniyeti anlatır. Mahur makamı, hüzünlü olduğu kadar kararlıdır da; inerken bile bir vakar taşır. Tanpınar tam da bu vakarı romanın dokusuna işler. Hikâyeler yarım kalır, karakterler kesik kesik anlatılır, son yoktur. Yazar, romanın sonunda Behçet’e hitaben yazdığı mektupta bunu itiraf eder adeta: Hikâye tamamlanmamıştır, çünkü medeniyetin kendisi tamamlanmamıştır.Burada Tanpınar’ın dehası kendini gösterir. O, ne basit bir nostalji romanı yazar, ne de kuru bir tarih eleştirisi. Mahur Beste, Doğu-Batı çatışmasını bireyin ruhunda, en ince damarlarında yakalar. Sabri Hoca’nın “medeniyet iflası” tespiti, Ata Molla’nın satrançla kaçışı, Behçet’in saat tamiri…
Hepsi aynı soruya işaret eder:
İnsan, manevi kıymetler manzumesi olmadan var olabilir mi?
Tanpınar’ın cevabı nettir: Olamaz.
Ve bu kıymetler manzumesi dağıldığında geriye sadece saatler, kitap ciltleri, yarım besteler kalır.Üslup bakımından roman, Tanpınar’ın en “ressam” olduğu metindir. Cümleler, bir musiki cümlesi gibi akar; ritmi, durakları, yükselişleri vardır. Betimlemeler o kadar yoğundur ki, okur konakların loşluğunu, saat tik-taklarını, Atiye’nin son bakışını teninde hisseder. Ama bu yoğunluk asla boğmaz; aksine, mahur makamının o kendine has hüznüyle sarar.Mahur Beste, Tanpınar’ın “üçleme”sinin ilk halkası olarak okunduğunda daha da derinleşir. Huzur’daki İhsan Bey’in olgunluğu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ironik eleştiri burada henüz tohum halindedir. Behçet, hem Mümtaz’ın hem Hayri İrdal’ın habercisidir. Ama Mahur Beste’yi diğerlerinden ayıran, onun en “çıplak” oluşudur. Burada felsefe henüz süslenmemiştir; acı, olduğu gibi durur.Bugün, 2020’lerin Türkiyesi’nde Mahur Beste’yi yeniden okumak, tuhaf bir şekilde güncellik kazanır. Hâlâ “medeniyet değiştirmenin” sancısını çeken, hâlâ Doğu ile Batı arasında asılı kalan, hâlâ kendi manevi kıymetlerini arayan bir toplum için bu roman, sadece edebiyat değil, bir aynadır. Behçet Bey’in odasındaki saatler hâlâ tıkırdamaktadır. Soru aynıdır: Akreple yelkovanı nereye ayarlayacağız?Tanpınar, bu romanıyla bize şunu fısıldar: Medeniyet, beste gibidir. Bir kere bozuldu mu, aynı makamda tekrar çalınmaz. Ama dinlemeyi bilen için, o suskunlukta bile bir ezgi vardır. Mahur Beste, işte o ezginin ta kendisidir. Bitmemiş, yarım, ama bu yüzden de sonsuz.