10/10
·215 syf.··
Beğendi
·
2026 92. kitabı
Romeo, Juliet ve Karanlıklar' romanını okuyup bitirdiğimden beri kafamın içinde Prag sokaklarında dolaşıyor gibiyim. Shakespeare’in o meşhur trajedisini bilirsin yazar o hikayeyi alıp 1942 yılının Nazi işgali altındaki Prag’ına (Çekya) fırlatmış. Tabi bu sefer düşman aileler yok, bu sefer düşman bizzat o dönemin 'karanlığı', faşizm ve ölümün ta kendisi…. İnsanın en büyük sınavı, her yer zifiri karanlıkken o küçücük ışığı korumaya çalışmasıymış. Hikaye, Heydrich suikastının hemen sonrasında geçiyor. Şehirde sıkıyönetim var, her köşe başında bir Faşist Alman askeri bekliyor ve en ufak bir şüphede insanlar kurşuna diziliyor. İşte böyle bir cehennemin ortasında Pavel adında gencecik bir çocukla tanışıyoruz. Pavel, bir parkta Ester’le karşılaşıyor. Ester bir Yahudi ve toplama kampına gönderilmemek için kaçmış, gidecek hiçbir yeri yok. Pavel ne yapıyor biliyor musun? Hiç düşünmeden, o büyük korkuya rağmen Ester’i babasının terzi atölyesinin yanındaki o daracık, tozlu tavan arasına saklıyor. Haliyle kimsenin kimseye tahammülü olmayan bu çağda Pavel benim inanılmaz saygımı kazanıyor…. Evet hikayemiz bu şekilde ve orada başlıyor. O tavan arası dediğin yer normalde klostrofobik bir hapishane gibi olmalı, değil mi? Ama Pavel ve Ester için orası dünyanın en güvenli, en kutsal limanı haline geliyor. Dışarıda sirenler çalıyor, tank paletleri asfaltı ağlatıyor, hoparlörlerden idam edilenlerin listesi okunuyor ama o odanın içinde zaman duruyor. Ben okurken o tavan arasındaki toz kokusunu, o iki gencin birbirine fısıldadığı umut dolu kelimeleri resmen duydum. Yazarın dili öyle şiirsel ki, sanki o karanlığın ortasında lirik bir melodi çalıyor. Pavel ona yemek götürüyor, kitap götürüyor ama en önemlisi ona 'yaşama ihtimalini' götürüyor… Kitabın ismindeki 'karanlıklar' vurgusu beni çok düşündürdü. Karanlık sadece Nazi üniformaları değilmiş; insanların korkudan birbirini ihbar etmesi, kapı komşusunun ölüme gönderilmesine sessiz kalmasıymış. Pavel’in kendi içindeki savaşı görsen hak verirsin; bir yanda sevdiği kızı kurtarmak istiyor, diğer yanda 'ya ailem öğrenirse, ya hepimizi yok ederlerse' diye içi içini yiyor. Bu vicdan azabı, bu ahlaki ikilem sayfalardan fırlayıp insanın yakasına yapışıyor. Eğer ruhun biraz sarsılsın, insan olmanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hisset istiyorsan, bu kitabı mutlaka ama mutlaka okumalısın. Gerçekten, etkisinden çıkmak çok zor olacak. Neyse kitaba devam edelim epey Spoiler vermiş oluyorum ama bu kitap başka şekilde anlatılamazdı… Kitabın sonu empati yeteneği olan her insanı darmadağın eder eminim… Nitekim benim için öyle oldu… Her şey o kadar hassas bir dengede ki, bir yerde kopacağı belli. Almanlar mahalleyi kuşatıp evleri aramaya başlayınca, Ester o tavan arasında saklanıp Pavel’in ailesini riske atmayı kendine yediremiyor. O masumiyet, o fedakarlık ruhu... Kendi güvenliğini değil, sevdiği çocuğun ve ailesinin hayatını seçiyor ve o sığınaktan çıkıp dışarıdaki gerçek karanlığın içine koşuyor. Sokak ortasında vurulduğu o an, aslında sadece bir genç kızın ölümü değil, bütün bir insanlığın, masumiyetin ve hayallerin kurşunlanması gibi geldi bana… Okurken zaman zaman şu soruları sorabilirsiniz kendinize. Ben o tavan arasında kimi saklardım? Ya da o kapı çalındığında ne kadar cesur olabilirdim? "İşte bu yüzden sevgili Okur, bu kitap bittiğinde kapağını öylece kapatıp rafa kaldıramıyorsun. O tavan arasının sessizliği, Ester’in son bakışı ve Pavel’in çaresizliği seninle birlikte odanın içine yayılıyor. Jan Otčenášek bize çok acı bir ders veriyor: Karanlık ne kadar koyu, dünya ne kadar zalim olursa olsun; insanı ayakta tutan tek şey, bir başkası için çarpan o korkusuz yürekmiş… Keyifle okuyunuz…..
Romeo, Juliet ve KaranlıklarJan Otchenachek · Yar Yayınları · 202115 okunma
·
113 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.