Puan vermedi·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 21 Temmuz 2020 19:40 Hikâye, çocukluk arkadaşı olan üç tane farklı karakterin etrafında dönüyor: Selim, Kenan ve Nihat. Bu üçlü, Beyoğlu’nun o kendine has kaosunda bir ölümsüzlük peşine düşüyorlar. Ama öyle simya bulalım falan değil; şehir efsaneleriyle, gizemli cinayetlerle ve Beyoğlu’nun o tekinsiz ruhuyla harmanlanmış bir kovalamaca bu.
Selim: Bizim entelektüel, her şeyi sorgulayan, biraz da melankolik tarafımız.
Kenan: Heyecan arayan, aksiyonun peşinde koşan, ateş olsa cürmü kadar yer yakar ama başını da belaya sokmadan duramayan tip.
Nihat: Daha sakin, daha bizim buraların adamı tadında.
Ahmet Ümit burada sadece bir katil kovalamıyor. Adamın asıl derdi insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesi; insan ölür ama şehirler, hikâyeler ve o binaların ruhu kalır. Beyoğlu bir hafızadır. Eğer o hafızayı kaybedersen, aslında kendini kaybedersin.
Beyoğlu gibi kozmopolit bir yerde kimin kim olduğu belli değildir. Kitapta da karakterler üzerinden ben gerçekten göründüğüm kişi miyim? sorusunu tokat gibi yüzüne çarpıyor.
O çocukluk arkadaşlığının, sırf bir macera uğruna nasıl çatırdadığını görüyorsun. Yani hırs ve merak, adamı ipe götürür demeye getiriyor biraz da.
Kitabı okurken burnuna o İstiklal’in ıslak kaldırım kokusu, eski meyhanelerin anason kokusu geliyor. Ahmet Ümit, Beyoğlu’nu bir mekan değil, yaşayan bir karakter gibi anlatmış.
Sayfalar akıyor. Bir yandan lan bunlar neyin peşinde?" diyorsun, bir yandan da Beyoğlu’nun tarihini yutuyorsun.
Öyle her şey tatlıya bağlandı olayı yok. Gerçekçi, sert ve insanın içini biraz burkan bir sonu var.
Beyoğlu Rapsodisi; dostluğun, hırsın ve koca bir şehrin gizemli tarihinin bir kadehte buluşup kafayı bulmasıdır. Polisiye seven zaten okusun ama ben bu İstanbul’un ruhunu merak ediyorum diyen adamın başucunda durması lazım.
"Ölümsüzlük, insanın kendinden sonraki birine bıraktığı bir hatıradır ama Beyoğlu gibi bir şehirde hatıralar bile cinayete kurbandır."