Irmak Zileli’nin romanında, Türkiye’ye kaçak olarak gelen ve bir dizi olayın ardından kendini çatıdan düşmüş, yerde yatarken bulan Tina’nın iç monologlarını okuruz. Fiziksel hareket edemez, sesini çıkaramaz. Yalnızca küçük “tık tık” vuruşlarıyla yaşadığını duyurmaya çalışır. Ama hayatı boyunca olduğu gibi, o ses bir türlü tok bir “tak tak”a dönüşmez. Tina’nın varlığı yine duyulmaz.
Bu monologlar bir benlik, hatta bir hayat muhasebesi gibidir; dışlanmışlık, kimlik kaybı, ait olamama, aktarılan travmalar, “deda”ya yönelen yakarışlar ve yarım kalmış bir aşk iç içe geçer. Ömrün sonuna gelindiğinde geriye dönüp atılan o “son bakış”, yalnızca anıları değil; soruları, keşkeleri ve sona gelmişlik hissine rağmen sönmeyen umut kırıntılarını da beraberinde getirir ve o bakış “son” olmaz; çoğalır, değişir, içsel bir hesaplaşmaya dönüşür…
Tina hayatı boyunca fazla gelmekten, yer kaplamaktan, dikkat çekmekten korkmuş biridir. Bu korku onu geri çekilen, silikleşen bir varoluşa iter. İç dünyasındaki bu kendini azaltma eğilimi, göçmen ve “yabancı” olmanın toplumsal dışlanmasıyla birleştiğinde görünmezliği pekiştirir. Ancak onun yabancılığı yalnızca coğrafi değildir; Tina zaten kimliğiyle bocalayan, kendi ayağına dolanan bir genç kadındır.
İlerleyen sayfalarda Tina kendine şu soruyu yöneltir: “Ben mi ittim kendimi yabancılığa? Farklı olabilir miydi?” Yabancı olmak zamanla bir kişilik örgütlenmesine dönüşür: beklemek, geri çekilmek, yer istememek. O küçük “tık tık”ların duyulmaması belki yalnızca dış dünyanın değil, kendi geri çekilişinin de sonucudur. Ancak bu sorgulama, dışlanmanın ve sevgisiz bakışların ruhsallık üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz. Dış gerçeklik ile iç dünyanın kırılganlığı birbirini besler.
Metnin merkezindeki bakış metaforu çok güçlü. Tina’nın meselesi sadece kendi bakışı değil; kim tarafından nasıl görüldüğüdür. Fırında, sokakta, asansörde hep biraz kenarda kalır. Ölüm anında ilk kez gerçekten görülüyor gibidir, birilerinin bakışının muhatabı olmuştur – fakat bu bakış, yok oluşuyla çakışır.
Sekiz yaşında, bir gecede değişen, yabancılaşan bir baba… Ebeveyninin bakışını yitirmek, çocuklukta açılan bir yarık gibidir. Sanki yetişkinlikte de bu kayıp bakış tekrar eder; Tina kendini yine gülmeyen, onu tanımayan yüzlerin arasında bulur. İnsan bazen en çok incindiği varoluş biçimini yeniden üretir; benzer sahnelerin içine sürüklenir.
Benim için en çarpıcı an Tina’nın “İyi oldu çatıdan düşmem” yakarışı oldu. Derin bir cezalandırılma beklentisi var. Bazen insan, iyi bir şey başına gelmesini değil, cezayı bekleyen bir tarafla yaşar. Sanki acı hak edilmiş, düşüş kaçınılmazdır. Tina’nın içinde de güzellikle uzun süre kalamayan, hemen suçluluğa savrulan bir parça vardır. Sevdiceği polis kontrolüne takıldığında bile kendi bakışını güzel olanı bozmakla suçlayan iç yargıcının sesini duyarız. Peki bu cezayı bekleyen kimdir? Babasının başına gelenlerden kendini sorumlu tutan bir çocuk mu? Ya da yüzü hiç gülmemiş üst jenerasyonların travmasını taşıyan, onların acısı sürerken kendi mutluluğunu suç gibi hisseden bir genç kadın mı? Travmatik bir aile hikayesinde mutluluk bazen yasaklı bir alana dönüşür; birinin acısı varken gülmek ihanet gibi yaşanır. Tina’nın düşüşünde bu kuşaklararası gölgenin payı var mı, bilmiyoruz…
Bu nedenle düşüş yalnızca çatıdan değil.. Yıllarca yer kaplamamayı seçmenin, fark edilmemeyi alışkanlık haline getirmenin de bir düşüşünü okuyoruz.
Daha fazla kitap yorumlarım için instagram hesabımı takip edebilirsiniz :) instagram.com/yakinokumalar?i...
Son BakışIrmak Zileli · Everest Yayınları · 2026792 okunma