Fidan Hanım, yoğun duygular üzerinden ilerleyen, okuru sarsmayı hedefleyen bir roman. Ancak benim için bu duygu yoğunluğu çoğu yerde derinlikten çok abartı hissi yarattı. Özellikle karakterlerin duygu durumlarının yüzeysel geçilmesi, metinle kurduğum bağı ciddi biçimde zayıflattı.
En çok zorlandığım noktalardan biri, Fidan karakteriyle bağ kuramamış olmam oldu. Özellikle kız kardeşi Anita’nın ölümü sonrasında, Fidan’ın annesine karşı takındığı sert ve tamamen reddedici tavrı bana çok adaletsiz geldi. Oysa bu hikâyede tek mağdurun Fidan ya da Anita olmadığını düşünüyorum.Anne de çocuklu bir adamla evlenmeye zorlanmış, kendi iradesi hiçe sayılmış bir kadın. Bu noktada asıl belirleyici figürün anneanne olduğu açıkken, Fidan’ın anneannesini neredeyse hiç sorgulamayıp annesini tümüyle suçlaması beni hem üzdü hem de öfkelendirdi. Anneanne karakteri zaman zaman kendi içinde vicdan muhasebesi yaparken, Fidan’ın onu “sütten çıkmış ak kaşık” gibi görmesi bana çok gerçekçi gelmedi.
Anita’nın intiharı konusunda da benzer bir rahatsızlık hissettim. Bu trajedinin tüm sorumluluğunun anne ve babaya yüklenmesi bana fazla indirgemeci geldi. Anita’nın kişilik yapısının ve kırılganlığının da bu sonuçta payı olduğunu düşünüyorum. Fidan’ın babasına karşı başlangıçtaki sert tavrını, sonrasında “intihar etmediği için” affetmesini ama aynı anlayışı annesi için hiç göstermemesini de tutarsız buldum.
Han karakteriyle ilgili kısım ise romanın benim için en problemli yerlerinden biri oldu. Geçirdiği kazadan sonraki yan karakterler (oduncu dayı, doktor arkadaş, Hülya gibi figürler) ve yaşananlar bana oldukça yapay ve mübalağalı geldi. Ancak asıl mesele, Fidan’ın bu süreçte Han’a yeterli duygusal desteği verememesi. Han, cinsel işlevlerini kaybetmiş, sonda ile yaşamak zorunda kalan bir adamken, Fidan’ın bu durumu fazlasıyla kendine odaklanarak yaşadığını düşündüm. “İstersen boşanabiliriz” cümlesini Han bir incelikle söylerken, Fidan’ın bunu adeta bir fedakârlık gösterisine dönüştürmesi bana samimi gelmedi. Evliliğin zaten “iyi günde kötü günde” verilen bir söz olduğunu düşündüğümüzde, burada olağan olan bir durumu olağanüstü bir erdem gibi sunması rahatsız ediciydi.
Yirmi yıl boyunca duygusal olarak kopuk bir evlilik yaşandıktan sonra, Han’ın iyileşme umudu doğduğunda Fidan’ın meseleyi neredeyse yalnızca cinsellik üzerinden ele alması ve “kadınlığımı unutmuşum” gibi bir noktaya sıkıştırması da bana çok itici geldi. Bu süreçte Han’ı anlamaya çalışmaması, onun yalnızlığını görmemesi roman boyunca tekrar eden bir sorun gibiydi. Han’ın ameliyat sonrası platonik bir şekilde bir kadına yazdığı, hiç gönderilmemiş mektuplar yüzünden Fidan’ın kendini hiç sorgulamadan tamamen suçlayıcı ve reddedici bir tavra girmesi de aynı bakış açısının devamıydı. “Ben bu adamı duygusal olarak yalnız bıraktım mı?” sorusunu kendine hiç sormaması büyük bir eksiklikti.
Dil ve anlatım açısından ise kitap akıcı; evet, birkaç günde okunuyor. Konuşur gibi yazılmış bir metin var ama bu sadelik karakterlerin iç dünyasına derinlemesine girmemizi sağlamıyor. Aksine, onları daha da yüzeyde bırakıyor.
Beni en çok iten noktalardan biri de neredeyse her birkaç sayfada bir “alıntılanabilir, özlü söz” üretme çabası oldu. İz bırakan edebi eserlerde bir-iki cümle zihnimize kazınır; Bir Bülbülü Öldürmek ya da Uçurtma Avcısı gibi. Burada ise her diyalogda bu etkiyi yaratma gayreti, hikâyeden kopmama ve metni yapay bulmama neden oldu. Bu durum bana popülerlik kaygısı çağrıştırdı.
Tüm bu nedenlerle, benim için edebi ve psikolojik açıdan tatmin edici olmayan, hatta yer yer rahatsız edici bir okuma oldu. Fidan Hanım