Kitabı okurken sen kendin değilsin; Deborah’sın artık. Onun gördüğü şekilde görüyor, onun hissettiği gibi hissediyorsun dünyayı, hatta dünyalarını… Bu yüzden kitapta olaylardan çok duygular, algılar ve gerçeklik ile hayal arasındaki ince bir çizgide kalıyorsun. Okurken bir hastalığı değil, bir insanın anlaşılma ve var olma mücadelesini görüyorsun.
Toplumun normal insan algısını sorguluyorsun. (Normal insan desem, hangimiz normal ki? Normal ne? Neyse… yine de “normal” diyerek kendimizden bahsedeceğim.) Normal insanın sıradan yaptığı şeylerin bile değerini fark etmemi sağladı bana Joanne Greenberg. Bazılarımız için bu şeylerin ne kadar zor olduğunu… Acıyı, öfkeyi, umudu, hatta soğuğu ve sıcağı — hangimiz gerçekten fark ediyoruz ki?
Bazen Deborah, Dr. Fried ile karşılaşmasaydı ne olurdu diye düşündüğüm sayfalar oldu. Onu iyileştiren — ya da iyileşmeye çabalamasını sağlayan — şeyin, yargılanmadan, koşulsuz bir şekilde sadece anlaşılabilmek ihtiyacı olduğunu hissettim.
Ve şunu da belirtmek istiyorum: Biz “normal” insanlar olarak yadsınamayacak kadar çok şeyi başarmışız.
Bilmenizi isterim.
Ve bizler de gerçekten bir gül bahçesinde yaşamıyoruz…