Selamlar.
Bugün sizinle İskender Pala’nın Aşk Hikâyesi adlı romanından bahsedeceğim.
Yazarın daha önce kaleme aldığı Şah ve Sultan, Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk ve Katre-i Matem gibi eserlerde Divan edebiyatı estetiğini güçlü bir kurgu ile birleştirdiğini görmüştük. Özellikle Şah ve Sultan birçok okur için unutulmaz bir romandır. Ancak son yıllarda yazarın her yıl kitap yayımlama temposu, bazı okurlara göre eserlerin derinliğini zayıflatmış; gerilim ve polisiye denemeleri de kimi hayranlarını uzaklaştırmıştır.
Ben de bir dönem yeni kitaplarını okumama kararı almıştım. Hatta daha önce inceleme yaptığım kitaplarda (A-71 ve AZDAHAK) İskender Pala'yı eleştirmiş ve bir daha kendime bu kötülüğü yapmayacağım diyerek İskender Pala okumayacağımı cesurca yazmıştım. Fakat Aşk Hikâyesi bu düşüncemi değiştirdi. Her ne kadar her yıl bir roman ortaya koyarak Roman seviyesini aşağı çeken Pala hakkında düşüncem aynı olsa da Aşk Hikayesi kitabı beni şaşırtmadı diyemem...
Roman, Sultan I. Ahmed döneminde, Osmanlı atmosferinde başlıyor. Arka planda tarihî bir sahne var; hatta Sultan Ahmet Camii’nin inşa sürecine de tanıklık ediyoruz. Yazar daha önce Efsane ve Mihmandar’da yaptığı gibi tarihi bir dekor olarak kullanıyor; fakat bu romanda tarih, önceki eserlerindeki kadar baskın değil.
Hikâyenin merkezinde bir gemi kazasıyla ayrılan âşıklar var. Gemi batıyor ve sevenler farklı yerlere savruluyor. Biri arayan oluyor, biri bekleyen. Biri vazgeçiyor gibi görünürken aslında vazgeçemiyor. Ayrılık, sabır, vefa ve fedakârlık romanın temel eksenini oluşturuyor.
Romanda beş önemli karakter üzerinden aşkın farklı yüzlerini görüyoruz: Bahşi, İshak, Günala, Lalin ve Kaknüsia.
Her biri aşkı başka bir biçimde yaşıyor:
Aşkını yıllarca arayan
Sessizce bekleyen
Sevdiğinin yanında olup karşılık bekleyen
Aşkını gizleyen
Aşkı uğruna deliren
Hatta aşkın yıkıcılığına dönüşen bir figür
Bu yönüyle roman, tek bir aşk hikâyesi değil; aşkın farklı tezahürlerini anlatan bir metin.
Okurken kendinize şu soruları soruyorsunuz:
Sevdiğiniz insanın yaşayıp yaşamadığını bilmeseniz ne kadar beklersiniz?
Sadakat mi ağır basar, yoksa size tutkuyla bağlanan başka bir kalbe karşı sorumluluk mu?
İskender Pala bu romanda yeniden daha klasik, Osmanlıca kelimelerin yoğun olduğu bir dile dönmüş. Bu durum bazı okurları yorabilir, bazılarını ise büyüleyebilir. Bu tamamen okur tercihine bağlı.
Ancak eleştirel olarak şunu söylemek mümkün: Yazar aşk kavramına o kadar yoğunlaşmış ki yer yer hikâye ikinci planda kalıyor. Kurgu güçlü değil ve sürükleyicilikten çok düşünsel, duygusal yoğunluk ön planda. Aşkın tanımları arasında dolaşırken olay örgüsünün ivmesi zaman zaman düşüyor.
Romanda geçen şu cümle özellikle dikkat çekici:
“Pervane olana mumun dibinde canını feda etmek düşer.”
Bu söz sadece beşerî aşk için değil; hayatta tutkuyla bağlandığımız her şey için düşünülebilir. Bir insan, bir ideal, bir meslek, bir fikir… Eğer bir şeyin etrafında pervaneysek, o yolda sonuna kadar yürümek gerekir.
Eğer aşkın farklı boyutlarını, sabrı, ayrılığı ve fedakârlığı merkeze alan bir roman okumak istiyorsanız, evet, bu kitabı tavsiye ederim. Güçlü bir olay örgüsünden çok aşk üzerine düşünsel bir yolculuk arıyorsanız, sizi tatmin edecektir.
Ben “iyi ki okumuşum” diyorum.
Okumak güzeldir.
Bu kitapla ilgili yorumuma Youtube sayfamdan ulaşabilirsiniz; youtube.com/watch?v=6bLicJi...