·517 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Ağustos 2025 00:00 Martin’i ilk başta hırçın, toy, biraz da ham buldum. Lakin onun öğrenme iştahı, kendini inşa etme çabası beni derinden etkiledi. Cehaletten ilme doğru yürüyüşü kolay değil. Geceler boyu okuyuşu, yazışı, didinişi… İşte o azim bende bir hürmet duygusu uyandırdı. İnsan dediğin, isterse kendini baştan yaratabilir mi? Bu sual kitabın içinde hep dolaşıyor.
Fakat asıl sarsıldığım yer şurası oldu: Martin yükseldikçe yalnızlaşıyor. Kabul görmek için çıktığı yol, onu insanlardan uzaklaştırıyor. Şöhret geldiğinde ise artık içinde o eski iştiyak kalmamış oluyor. Velhasıl, muvaffakiyet her zaman saadet getirmiyor demek.
Kitaba aşktan ziyade Ben bu kitabı bir aşk hikâyesi gibi değil, ferdiyetin cemiyetle imtihanı gibi okudum. Gurur, sınıf farkı, entelektüel kibir, yalnızlık… Hepsi iç içe. Martin’i yer yer kibirli buldum, evet. Ama Ruth’a daha çok öfkelendim. Çünkü o, Martin’i değil; Martin’in “olmasını istediği versiyonu” sevdi.
Ruth Martin’i teşvik ediyor gibi. Lakin ben satır aralarında başka bir şey gördüm: Ruth, Martin’i olduğu gibi sevmiyor; onu kendi hayal ettiği kalıba sokmak istiyor. Onun yazarlığını bile “makul” bir meslek hâline gelirse kabul ediyor. Başarısızken yanında değil, tereddütte. İşte burada ben sinirlendim. Sevgi dediğin biraz da risk almaz mı? Martin başarıya ulaştığında ise iş işten geçmiş oluyor. Şöhret geliyor ama içindeki ideal sönmüş. Kabul görmek için savaştığı cemiyetin yüzeyselliğini fark ediyor. Velhasıl, muvaffakiyet gecikince yıpratıyor; erken gelince de manasızlaşıyor. Martin’in trajedisi burada. Tavsiye ederim...