Zabel Yesayan’ın Meliha Nuri Hanım’ını bitirdiğimde ilk hissettiğim şey eksiklikti. Sanki anlatı tam yoğunlaşmışken bir el metni kapattı ve beni karakterin kaderiyle baş başa bıraktı. “Şimdi ne oldu?” sorusu havada asılı kaldı. Fakat bu ani bitişi biraz düşündüğümde, bunun teknik bir acelecilikten çok bilinçli bir estetik tercih olduğunu fark ettim. Yesayan, okura duygusal bir rahatlama ya da dramatik bir kapanış vermiyor; çünkü anlattığı dünya zaten kapanmayan, toparlanmayan bir dünya. Hikâye çözülmüyor, çünkü hayat çözülmüyor.
Meliha’nın iç çatışması – aidiyet, görev, arzu ve tarihsel yük arasında sıkışmışlığı – tam bir sonuç üretmiyor. Bu da metni psikolojik olarak daha dürüst kılıyor. Karakter bir “dönüşüm” yaşamıyor; bir eşiğe kadar geliyor ve orada kalıyor. Belki de asıl mesele buydu: tamamlanmak değil, farkına varmak. Okur olarak biz bir kristalleşme anı bekliyoruz, bir içsel netlik. Yesayan ise bu beklentimizi kırıyor. Çünkü savaşın, toplumsal baskının ve kimlik geriliminin ortasında insanın ruhu çoğu zaman netleşmez; bulanıklaşır.
Başta eksik gelen o son, şimdi bana daha gerçek görünüyor. Bazı hikâyeler yarıda bitmez; gerçekte o kadardır. Bu metin de tam olarak o sınırda duruyor: Ne romantik bir umutla kapanıyor ne de trajik bir yıkımla. Yarım kalmışlık hissi, aslında dönemin ve karakterin ruh hâlinin doğal uzantısı. Belki de bu yüzden sahici geliyor. Yesayan’ın yaptığı şey bir son yazmak değil; okuru kendi içindeki devamla yüzleştirmek.
Okur kalın...