Ada hikâyesi diye başlıyorsun ama içinden
memleket çıkıyor. Öyle martı, deniz, huzur falan beklerken hooop diye insanın içindeki iktidar sevdası, korku, biat, sürü psikolojisi yüzüne çarpıyor.
Ada küçük bir yer. Herkes medeni, entel, sakin takılıyor. Ta ki “Başkan” gelene kadar. İlk başta karizmatik, vizyoner, mantıklı gibi. Ama sonra yavaş yavaş ortamı kendi kafasına göre şekillendirmeye başlıyor. Ve işte film orada kopuyor.
Zülfü Livaneli şunu yapmış: Kocaman bir ülkeyi küçücük bir adaya sıkıştırmış. Gücü eline alan insanın nasıl değiştiğini, insanların da nasıl “aman bana dokunmasın” moduna geçtiğini çatır çatır göstermiş. Kimse bir anda kötü olmuyor aslında. Küçük küçük susmalar, küçük küçük tavizler… Sonra bir bakmışsın herkesin sesi kesilmiş.
En vurucu tarafı ise ada halkı başta her şeyi görüyor. Ama konforu bozulmasın diye ses etmiyor. O sessizlik var ya… Asıl suç ortağı o.
Dil sade, akıyor. Ama alt metin sağlam. Okurken “lan bu tanıdık ya” diyorsun. Hatta bazı yerlerde sinir oluyorsun. Çünkü olay sadece ada değil, mesele insanın içindeki güç açlığı.
Özetle:
Bu kitap huzurlu bir ada masalı değil. Bildiğin sistem eleştirisi. Güç, korku, itaat ve suskunluk üzerine tokat gibi bir roman.
Okuyunca insana şunu düşündürüyor:
“Ben o adada olsaydım ne yapardım? Susar mıydım, karşı mı çıkardım?”
Ve işin en acı tarafı…
Çoğumuz susardık.