·110 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Şubat 2026 23:42 Babamın Tüfeği’ni okurken sadece bir çocukluk hikâyesi okumadım. Bir halkın susturulmuş hayatını okudum. Kitapta anlatılan hayat sadece küçük Azad'ın hayatı değil.
Hikâye, Saddam döneminin gölgesinde büyüyen bir çocuğun gözünden ilerliyor. Saddam Hussein döneminde Kürtlere yapılan zulüm; köy boşaltmaları, baskılar, kimliğin inkârı, katliamlar ... İnsanlar ya dağa çıkmakla, ya susmakla, ya da göç etmekle karşı karşıya bırakılıyor. Seçenek gibi görünen şeyler aslında mecburiyet.
Kitapta milliyetçilik sloganla yapılmıyor. Ama her satırında bir Kürt olma hali var. Dilini saklamak zorunda kalmak, korkarak yaşamak, ama yine de onurundan vazgeçmemek… Babasının tüfeği aslında sadece bir silah değil; bir var olma sembolü. Devletin karşısında bir ailenin çaresizliği ama aynı zamanda direnci.
Bugün Suriye’de, Türkiye'de ve başka Arap rejimlerinde de Kürtler söz konusu olduğunda aynı inkâr, aynı bastırma dili sürüyor durum değişmiş değil. Kimlik tanınmıyor, haklar erteleniyor, acılar küçümseniyor. İslam ülkeleri de çoğu zaman bu meselede sessiz kalıyor. Adalet söylemi var ama Kürtler için işlemiyor. Bu yüzden kitap sadece geçmişi anlatmıyor; bugüne de ayna tutuyor.
Kitapta en çok içime oturan kısımlardan biri küçük Zîlan’ın ölümüydü. Bir çocuğun hastalanması normal bir olay olmalıydı. Ama orada Kürt olmak bile tedaviye ulaşmayı zorlaştırıyor. O Arap doktorun nefreti sadece bir karakter özelliği değil; bir zihniyetin yansıması gibi. Zîlan’ın ölümü sadece bir çocuğun ölümü değil, değersiz görülmenin sembolü. Ve insan şunu düşünüyor: Bu acı bitmiş mi gerçekten? Yoksa hâlâ başka isimlerle devam mı ediyor?
Ben bu kitabı okurken şunu düşündüm: Kürtlerin hikâyesi hep “güvenlik sorunu” diye anlatıldı. Ama burada bir çocuğun gözünden, bir evin içinden anlatılıyor. İşte o zaman zulüm daha gerçek oluyor. Daha çıplak.
Babamın Tüfeği bana şunu hissettirdi: Kürt olmak bazen sadece yaşamak için bile mücadele etmek demek. Ve bazı halkların çocukluğu hiç çocukluk olmuyor.