Bu kitabı okurken kendimi sadece bir hikâyenin içinde değil, rahatsız edici bir duygunun ortasında buldum. Daha ilk cümlede, Franz Kafka beni hazırlıksız yakaladı. Gregor Samsa’nın bir sabah böcek olarak uyanması, ilk anda tuhaf gelse de asıl tuhaf olan, bu duruma gösterilen tepkilerin “normalmiş gibi” ilerlemesiydi. Okurken sık sık “Buna gerçekten bu kadar çabuk mu alışılır?” diye düşündüm.
Gregor’un böceğe dönüşmesi bana göre fiziksel bir felaketten çok, insanın değersizleştirilmesini anlatıyordu. O ana kadar ailesi için bir gelir kaynağıyken, işe yaramaz hale geldiği anda bir yük gibi görülmeye başlanması içimi acıttı. En çok da şuna takıldım: Gregor’un iç dünyası hâlâ aynıyken, kimse onun hâlâ “insan” olduğunu umursamıyordu. Okurken kendime şu soruyu sordum: İnsan, işe yaradığı sürece mi değerli?
Ailesinin tutumu beni giderek daha fazla rahatsız etti. Başta kız kardeşinin ilgisi umut vericiydi; “belki her şey düzelir” diye düşündüm. Ama zamanla onun da Gregor’dan uzaklaşması, hatta ondan kurtulmak istemesi, okur olarak beni en çok yaralayan kısımdı. Ailenin Gregor’a duyduğu sevginin koşullu olduğunu fark ettiğimde kitap benim için çok daha karanlık bir hâl aldı. Sevginin bile işe yararlılık üzerinden kurulması fikri, uzun süre aklımdan çıkmadı.
Gregor’un odasına kapatılması bana gerçek hayatta yaşanan yalnızlıkları hatırlattı. Fiziksel olarak bir odaya hapsolması, aslında toplumdan dışlanan insanların yaşadığı görünmez hapis gibiydi. Okurken, “Görünürde aynı evdeyiz ama aslında kimse kimseyle gerçekten birlikte değil” duygusu ağır bastı. Kafka’nın yarattığı bu atmosfer, beni boğan bir sessizlik gibi üzerime çöktü.
Kitabın dili sade olmasına rağmen duygusu çok ağırdı. Abartılı sahneler yoktu ama her satırda bir huzursuzluk vardı. Özellikle Gregor’un ailesini üzmemek için kendini saklamaya çalışması, okur olarak beni utandırdı. Acı çekenin, başkalarını rahatsız etmemek için kendini gizlemesi çok tanıdık geldi. Bu noktada hikâye, bana sadece Gregor’u değil, kendimi de düşündürdü.
Finale geldiğimde içimde tuhaf bir boşluk kaldı. Gregor’un ölümü bir rahatlama gibi sunulsa da, ben okur olarak rahatlayamadım. Aksine, ailenin hayatına devam edebilmesi beni daha çok huzursuz etti. Sanki Gregor’un yokluğu, herkes için bir “rahatlama” olmuştu ve bu düşünce beni derinden sarstı. Kitabı kapattığımda “Demek ki bazen bir insanın varlığı bile başkaları için yük olabiliyor” diye düşündüm.
Bu kitabı okuduktan sonra dünyaya biraz daha temkinli bakmaya başladım. İnsanların değerinin neye göre belirlendiğini, sevginin ne kadar koşullu olabildiğini sorguladım. “Dönüşüm” bende keyifli bir okuma hissi bırakmadı; ama rahatsız edici sorular bıraktı. Belki de bu yüzden etkileyici.