Puan vermedi·1025 syf.··Beğendi
· Karamazov Kardeşler’de her karakter, insan ruhunu ve toplumun farklı bir katmanını temsil eden birer semboldür: Baba Fyodor Karamazov köhneleşmiş ve ahlaksızlaşmış geçmişi, büyük kardeş Dmitri kontrolsüz tutkuları, ortanca kardeş İvan rasyonalist ve seküler aklı, küçük kardeş Alyoşa ise saf inancı simgeler. Ancak Dostoyevski, sekülerleşmenin ve liberal fikirlerin "Tanrı yoksa her şey mübahtır" mantığıyla kaçınılmaz olarak ahlaksızlığa ve kaosa yol açacağını savunur, kitaptaki üvey kardeş olan Smerdyakov karakteri üzerinden.. Yanı sıra liberalizm, sosyalizm, sekülerizim gibi ideolojileri adeta birer suç mahalli olarak kurgular ve bunu neredeyse aziz ilan ettiği Rus toplumunu yozlaştıran birer unsur olarak tanımlar. O bu kurgusal teziyle seküler aklı, vicdan azabı ve delilikle cezalandırır kitapta.
Buna karşın Dostoyevski, muhafazakârlığı ve dinî yaşantıyı Alyoşa üzerinden bir kurtuluş reçetesi gibi sunarken, bana göre tarihin en büyük trajedilerinden birini bilerek görmezden gelir: Din adına işlenen kolektif cinayetler ve iktidar uğruna kitlelerin kutsal değerlerle manipüle edilmesi. Yani Sevgili Dosto, kitaptaki işlenen cinayeti İvan’ın bireysel mantığına bağlarken; muhafazakâr yapıların "kutsal" maskesi altında yürüttüğü taht kavgalarını, engizisyonları ve toplumsal baskı mekanizmalarını Alyoşa’nın dindar masumiyetiyle örter. Dolayısıyla roman, sekülerizmi tabiri caizse "baba katili" ilan eden taraflı bir metafor sunarken; dinsel muhafazakârlığın kitleleri köleleştiren ve onları başka kutsal ölümlere sürükleyen karanlık yüzüne karşı dilsiz kalmayı tercih eder.
Dostoyevski Suç ve Ceza romanında da metafor olarak ele aldığı cinayet konusunu işlemişti.
Suç ve Ceza'da odak noktası büyük oranda sosyo-ekonomik ve bireysel bir düzlemdeydi.
Karamazov Kardeşler'de ise mesele artık bireysel bir yoksulluktan çıkıp tamamen toplumsal ve ideolojik bir boyuta evrilmiş.
Yani kısaca özetlemek gerekirse Suç ve Ceza'da yargıladığı bireyken, Karamazov Kardeşler kitabında fikirleri yargılıyor.
Ve bu yargılamadan en çok nasibini alan da liberalizm ve sekülerizm. Aslında ikisi farklı ideolojiler ve kavramlar olmasına rağmen Dostoyevski bunları eşdeğermiş ve yeryüzündeki tüm kötülüğün sebeb bu ikisiymiş gibi yargılama yapıyor; aslında kendince özgür irade ve aklı şeytanlaştırıyor. Liberalizm ve sekülerizmi allahsızlıkla itham ederken ahlakı da dinin ve teolojinin sınırları içerisine hapsediyor. Sanki ahlaklı olmak sadece dinle ve inançla mümkünmüş gibi yapıyor bunu. Halbuki ahlâk meselesi kutsal kitaplar ve kurumsallaşmış dinlerden çok çok öncesinde var olan bir kavram. Hatta neredeyse evrimsel bir zorunluluktur da ahlak. Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma mantığı evrensel bir gerçekliktir. Buna da zaten literatürde "Bireysel Özgecilik" diyoruz.
Modern çağda ise saf aklın eleştirisini yapan Kant bu konuyu dinden bağımsız "Ödev Ahlakı" başlığında inceliyor.
Ayrıca belirtmek isterim ki Dostoyevski normalde tüm eserlerinde bireyci bir tavır sergiler. Yani hep karşılaştırıldığı Tolstoy toplumcu bir yazarken, Dostoyevski bireyci bir yazar olarak adlandırılır. Hal böyleyken, yani tüm eserlerinde bireyin iç dünyasını, dünyadaki konumunu en ince ayrıntısına kadar ameliyatını yapar gibi ortaya koyarken bu kitapta ideolojiler üzerinden özgür iradeyi ve bireysel aklı yerden yere vurması enteresan bir son olmuş onun açısından.
Dostoyevski'nin sekülerizmi şeytanlaştıran bu muhafazakar penceresinden tüm bu anlattıklarını Siyaset felsefesi başlığı altında özetlersem: Aslında bu tablo dinsel söylemi elinde tutan yönetici elitlerin yani Ruhban sınıfı veya teokratik güçlerin aslında rasyonel gerçeklerin tamamen farkında olduklarını ancak iktidarlarını sürdürmek adına kasten kutsal bir manipülasyon dili seçtiklerini ifşa ediyor.
Dostoyevski bu son eseriyle sanki biraz kendi topuğuna sıkmış ama ben yine de okuyacaklar için daha fazla ipucu vermemek adına yazımı burada bitireyim. Gerisine okuyacaklar karar versin. Okumuş olanlar da buyursun, gelsin, yorum yapsın.
Çav bella