Kitabı okurken sanki bir roman değil de birinin karşısına oturup çocukluğunu, ailesini, memleketini dinliyormuşum gibi hissettim. Öyle içten, öyle sahici bir anlatımı var ki… Sayfalar ilerledikçe Agop’un hikâyesi benim de hikâyem oldu.
Dili sade ama derin. Gösterişsiz cümlelerle koca bir kültürü, bir dönemi, bir azınlık olmanın yükünü ve güzelliğini anlatıyor. Tokat’ın sokakları, insanları, gündelik hayatın küçük ayrıntıları öyle canlı ki gözümde tek tek canlandı. Okurken hem gülümsedim hem içim burkuldu. Çünkü anlatılanlar sadece bireysel bir hatıra değil; aynı zamanda bu toprakların çok kültürlü geçmişine tutulmuş bir ayna.
En çok da yazarın mizahla hüznü aynı potada eritmesine hayran kaldım. Acıyı ajite etmeden, mağduriyet edebiyatına kaçmadan ama gerçeği de yumuşatmadan anlatabilmek büyük ustalık. Çocuk Agop’un gözünden aktarılan anılar zaman zaman masum, zaman zaman sarsıcı ama her daim samimi. İnsan nerede doğarsa doğsun, hangi kimliğe sahip olursa olsun, çocukluk aynı saflıkta; özlem aynı derinlikte. “Memleket” dediğimiz şey sadece bir şehir değil, hatıralarımızın toplamı.
Benim için çok kıymetli, çok dokunaklı bir okuma oldu. Bitirdiğimde içimde tatlı bir hüzün ve uzun süre dağılmayan bir etki kaldı. Kalbime dokunmayı başardı.
Memleketime selam olsun!