beni kör kuyulara atmayacaksanız eğer… legend ve tella ilişkisini daha çok sevdiğimi itiraf edeceğim… başlayalım... (spoiler içerebilir)
Bu kitapla birlikte serinin fantastik havasının çok daha yoğun olmasından inanılmaz keyif aldım. Farklı türler, konular, ilk kitapta üstünkörü bahsedilen ve zamanla gizemi çözülen -kızların anneleri gibi- yeni bir macera çok keyifliydi. Bu serinin en sevdiğim yönlerinden biri, gidişatın sizi sürekli şaşırtması. Bazı şeyler fazla uzayacak, sırlar büyüyecek sanıyorsunuz ama bir anda her şey ortaya çıkıyor ve farklı bir yol izlemeye başlıyorlar. Genel okur ikinci kitabı daha az beğenmiş hatta devam etmeyeni bile gördüm ama ben bu kitabı daha çok sevdim…
Serilerde kitapların farklı karakterleri anlatmasından aslında hiç hoşlanmam ama Tella şeytan tüylü çıktı. Bunun yanısıra Legend gibi dilden dile dolaşan, efsanevi bir karakteri okumak da çok heyecan vericiydi. Sadece serinin diğer kitapları da dahil olmak üzere, bunca fedakarlıklar yapılan aşkların o kadar da bize geçecek şekilde işlendiğini düşünmüyorum. Çift dinamiklerini seviyorum, evet ama bir anda öyle bir şey oluyor ki, “NE ARA BU KADAR SEVDİN” moduna bağlıyor insan.
Tella kusurlarıyla, doğrularıyla, yanlışlarıyla sevdiğim bir karakter. Sadece düşünüyorum… Vale’ye (Jacks) ne gerek vardı… Kurgudaki rolü çok büyük, evet ama ileride de bu kadar ilahlaştırılacak bir aşkın inandırıcılığını sorgulatmıyor mu? Koskoca Kupa Prensi, Tella’ya aşık oluyor ve Tella da aslında kafasını karıştıran Dante’yi seviyor ama kabullenemiyor, Vale ile öpüşüyor, ona bazen ilgi duyuyor… Sonra bir bakıyoruz Legend’a çok aşık?
Aşk üçgeni yazmak için bu kadar zorlamaya gerek var mıydı, bilmiyorum. Tabii ki aşk üçgeni yazılabilir, çok normal, o zamanda karakterleri buna sürükleyen duygusal kırılmaları daha detaylı okumamız gerekmez miydi?
YİNE DE İKİNCİ KİTABI ÇOK SEVİYORUM.