Puan vermedi·148 syf.··
2026 641. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 26 Şubat 2026 21:24
Kitaptaki öyküler, atmosfer kurmaya hevesli görünse de bu atmosferin içini doldurmakta zorlanan bir anlatı hâlini almış. Yazarın dili yer yer özenli, hatta bazı cümlelerde belirgin bir estetik kaygı hissediliyor; ancak bu özen, anlatının bütününe yayılan bir derinlik yaratmaya yetmiyor. Çok fazla betimleme yapılarak uzatılmış bir metin olarak da itici bir görüntü çiziyor. Şu cümleye bakın mesela: — “Tapınak resimlerinden fırlayıp kalabalığa karışayım derken dünyanın kalabalığına düşmüş partal kıyafetler içinde dükkâncı takımı. Üstlerine bol gelen kapüşonlu eşofmanlarla kukuletalı, cübbeli keşişlere benzeyen basketçi gençler de deli gömleğine benzeyen önlük giymişler de var. Sarı buğulu ışıklarını söndürüp zindan bedenli eğik duvarlara gömülü dükkânlarının, işliklerinin tahta kapaklarını kapıyor, ferforje akordeon kepenklerini çekiyorlar.” Ne bu şimdi? — “Ağzımda kimsenin duymadığı, duysa da umursamayacağı, kanatlı boğa heykeli biçiminde bir çığlık...” Haydi ama! Bu ne :) — “Kırıma uğramış gemi leşine sığınıp ufku gözleyen deniz adamı kabartmalarıyla dolu duvarlar arasında sarı, turuncu saatlerdeki şenliğin dağılıp kara tepelere çekilişini albatrosun gözünden görmeyi düşledim.” Ööeehhh artık! Abartısız her cümlede betimleme var, her cümlede her şeyi benzeterek tanımlama var. Mesela “yanaklarında ara sıra yaşını belli eden ince çizgiler beliriyordu” gibi oldukça güzel, basit bir anlatım dururken bu arkadaşımız “yanaklarında ara sıra yaşını belli eden ince çizgiler ocaktaki tencere içinde kabarmaya yüz tutmuş sütün üstünde oluşan çizgileri andırır” diyor. Evet betimleme ya da ben biterek açıklama muhakkak olması gereken şeyler ve fakat her cümlede ve bakın abartısız söylüyorum her cümlede de bu yapılmaz. Bu kitap “dalga boyu” diye çıkıyor ama bir noktadan sonra anlıyorsun: Dalga yok, boyu da yok; ortada daha çok kıyıya vurup duran cümleler var. Yazarın derdi “derinlik” gibi görünüyor fakat derinlik dediği şey çoğu yerde bulanık su: içine girince serinlemiyorsun, sadece “ben niye buradayım?” diye düşünüyorsun. Dili öyle bir yerde duruyor ki: Ne tam şiirsel, ne tam sade. Sanki metin, her paragrafta “ben aslında çok iyi yazıyorum” diye göz kırpıyor ama göz kırptıkça tike dönüşüyor. Bazı cümleler var, kendi ağırlığını taşımayıp yanındaki cümlenin omzuna abanıyor; okur da arada kalıp “Bunu ben mi anlamadım, yoksa gerçekten bir şey mi yok?” diye içinden kendini suçluyor. (Spoiler: Çoğu zaman senlik bir şey değil.) Karakterler desen, insan olmaktan çok “yazarın kafasındaki fikirleri taşıyan askılar” gibi. Konuşmalar yer yer “hayatta kimse böyle konuşmaz” çizgisinde; ama kötü haber: kimse böyle konuşmadığı için, okurken de kimse gibi hissetmiyorsun. Karakterler ya çok “anlamlı” şeyler söylüyor ya da anlamlıymış gibi duran şeyleri uzatıyor—iki durumda da okur kaybediyor. Tempo açısından da kitabın bir ritmi var: Başlıyor – uzuyor – uzuyor – bir cümle parlıyor – yine uzuyor. O tek parlayan cümleye seviniyorsun, sonra metin seni tekrar sisin içine geri itiyor. Böyle olunca kitap, “edebi roman” iddiasını taşıyamayıp “edebilik cosplay”ine göz kırpıyor. En komik kısmı şu: Kitabın adının çağrıştırdığı şey iletişim, frekans, ayar, netlik… Metnin kendisi ise sık sık çekmeyen radyo gibi: Arada bir şarkı yakalıyorsun, sonra cızırtı basıyor.
Dalga BoyuMurat Yalçın (Editör) · Yapı Kredi Yayınları · 202416 okunma
·
95 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.