Merhaba,
Orhan Kemal’in El Kızı romanı, sessiz ama derin bir hikâye. Okurken Nazan’ın dünyasına öylesine kaptırdım ki kendimi, her sayfada onun ne yapacağını, ne yaşayacağını düşündüm durdum. Nazan, sakin, sessiz ve kendi halinde bir karakter; ama bu sessizlik, sadece sakinliği değil, yıllarca bastırılmışlığı, öğretilmiş itaatı ve kendini ortaya koyamamanın ağırlığını da hissettiriyor. O güçsüz doğmamıştı; güçlü olmayı hiç deneyimleyememişti. Sürekli bastırılmış, yönlendirilmiş, belki de “iyi gelin böyle olur” kalıbına sokulmuş bir karakterdi. Böyle yetiştirilen biri, kendi sesini duymayı bile öğrenemez.
Romanın en yıkıcı yanlarından biri de Nazan’ın suskunluğu ve sorgusuzca her şeye “tamam” demesi. Bu, bir güçsüzlükten çok hayatta kalma stratejisi gibi. Belki küçük bir umuda tutunmak için, belki alışık olmadığı hayata adapte olabilmek için her şeyi kabul etti. İnsan bazen özgürlüğü değil, alışkanlığı seçer. Ve bazen zincirlerini kırabilecek güce sahip olduğunu hiç fark edemeden yaşar.
Kaynana ve kocası ise bu sessizliğin gölgesinde ayrı bir yıkım kaynağı. Kaynana acımasız, kocası ise annesinin dolduruşuna gelen ve kendi duygularını açıkça ifade edemeyen biri. Bir evliliği bazen kötülük değil, omurgasızlık yıkar. Kocanın cesaretsizliği ve Nazan’ın boyun eğmesi birleşince ortaya hem acı hem de trajik bir gerçeklik çıkıyor.
El Kızı, yalnızca bir aile hikâyesi değil; sabrın, suskunluğun, umudun ve yıkıcı pasifliğin romanı. Nazan’ın hikâyesi bana şunu gösterdi: Susmak her zaman sabır değildir; bazen teslimiyet, bazen alışkanlık, bazen de korkaklık getirebilir. Ve bir yuvayı ayakta tutmak için sadece sevgi yetmez; cesur duruşlar ve net sınırlar gerekir.
Romanı okurken hem kızdım hem üzüldüm, ama her sayfasında karakterlerin psikolojisini ve hayatta kalma çabalarını anlamak, hikâyeyi daha da etkileyici kıldı. Bir şans verilip okunulması gereken bir kitap.
İyi okumalar dilerim.