Puan vermedi·136 syf.····Okunma: 27 Şubat 2026 02:46 Yazarın edebiyat öğretmeni olması ve kaleminin niteliğini önceden biliyor olmanın verdiği beklentiyle kitaba başladığımı belirtmek isterim. Çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarıyla keşfettiğim yazarda fark ettiğim ilk şey, dili bütün imkânlarıyla kullanmaya çalışan, kelimelerle dağ bayır yuvarlanmayı seven bir kalemle karşı karşıya olduğumu hissetmemdi.
Kitabın adıyla başlamak gerekirse: susmak, yeniden doğmak... Yazarın meramı nedir derken buluyor insan kendini. Cevabı kısmen arka kapakta bulup düşünmeye başladım. “Susmanın övüldüğü bir kültürden yazarak alınan intikamdır bu kitap.” Güçlü bir sözlü kültüre sırtını asırlarca dayamış bir coğrafyada susmanın övülür hâle gelmiş olması ve buna yükselen bir isyan… En başta bunu düşünerek başladım kitaba. Susmak neden övülür? Böyle bir kültür nasıl/neden oluşur? Bu bile başlı başına bir mesele.
İşin özü, intikamdan ziyade bir başkaldırı kitabı demeyi daha münasip buluyorum kendimce. Susmanın bir yolu varsa, konuşmanın, meramını anlatmanın binbir yolu var; yazmak, çizmek, yüze yansıyan bir ifade ya da bir muhabbetin ortasındaki anlamlı bir suskunluk gibi… Hepsi aslında çok şey anlatır. Susmak gibi görünen her şeyin dile geldiği anlar, durumlar var. Bu kitap bana göre tam da onlara dair bir anlatı. Hem dili bu derece etkili kullanan, yukarıda da belirttiğim gibi kelimelerle dağ bayır yuvarlanan bir yazar neden sussundu?
On yedi öyküden oluşan kitap, suskunlukların etrafında örülen; yer yer okurun anlatıcının zihninde ufak ufak dolaşmasına izin veren bir yapıda kurulmuş. Yazarın bilinçli olarak yapıp yapmadığını bilmediğim (bence bilinçli) metindeki ritim; kısa cümleler, gündelik ayrıntılar ve iç monologlarla sağlanıyor.
Sanki biri düşünürken sesli konuşuyormuş gibi bir akış var. Bir süre sonra insan, hikâye okumaktan çok bir zihnin hareketini izlediğini fark ediyor.
Öykülerdeki “ben” duygusu da sabit değil. Her metinde biraz yer değiştiriyor; kimi zaman kendine yaklaşan, kimi zaman kendinden uzaklaşan bir anlatıcı beliriyor. Yazarı bilmem ama anlatıcı, genel manada hızla değişen ve dönüşen yaşamla pek de barışık gibi görünmüyor. Huysuz, aksi, lanet... Derdi, sancısı, ağrısı en önemlisi de kavgası (en çok da kendisiyle) olan bir dimağdan çiçek böcek metinler çıkamayacağının kendisi de farkında. Derdi de bu değil zaten.
Kitapta büyük dramatik kırılmalar yok. Bunun yerine küçük iç sarsıntılar, gündelik hayatın içinde fark edilmeyen ama insanın içini uzun süre meşgul eden yer yer ağrıtan türden. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen anların içinde sürekli bir hareket hissediliyor.
Bir kitabı bitirdiğimde zihnimde bir cümle ya da bir olay değil, bir atmosferin, güçlü bir hissiyatın kalıp kalmadığı benim için önemli bir meseledir. Böylesi kitapları ayrı bir yere koyar zaman zaman döner tekrar okurum. Bu kitaba dair büyük cümleler kurmuyorum zira büyük anlatıların görkemli söylemlerin kitabı değil. Yalnızca bu yönüyle bile benim için apayrı bir yerde duracak sanırım.