Bugün sizi bir esaret hikayesi gibi başlayıp ilerledikçe insanın elinden alınan çocukluğun,kimliğin ve özgürlüğün ne demek olduğunu anlatan bir romanın eşiğine götürmek istiyorum…
Sergüzeşt – Samipaşazade Sezai
Dilber’in hikayesi dışarıdan bakıldığında talihsiz bir aşk ve kötü kader gibi duruyor.
Ama biraz yaklaştığınızda bunun bir kader meselesinden çok bir sistemin soğuk yüzü olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü Dilber’in yaşadıkları onu büyütmüyor. Onu yavaş yavaş eksiltiyor.
Henüz dokuz yaşındayken kaçırılıyor.Bir konağa satılıyor.Bir çocuğun adı var ama iradesi yok.
Ev değişiyor insanlar değişiyor ama Dilber’in kaderi değişmiyor.Bir eşyaymış gibi alınıp satılıyor.Susması bekleniyor. Katlanması bekleniyor. Var ama yok sayılıyor.
Asaf Paşa’nın konağı ilk kez başka bir ihtimal gibi beliriyor. Eğitim alıyor Fransızca öğreniyor.Celal’le arasında doğan duygu Dilber’in hayatında ilk kez kendini insan gibi hissettiği bir alan açıyor.
Satıldığı her yeni evde Dilber biraz daha içine çekiliyor.
Mısır’a gidişi onun için sadece bir yolculuk değil son kırılma oluyor.Artık mesele dayanmak değil. Dayanacak bir yer kalmıyor.
Ve sonunda Nil’in kıyısında verdiği karar…
Bir zayıflık değil.
Bir çaresizliğin en sessiz çığlığı...
Hazırsanız…
Bir çocuğun esaretiyle başlayıp bir genç kızın sessizliğine doğru ilerleyen o ağır hikayeye birlikte bakalım.
Kim bilir…Belki de bazı hayatlar kaderle savaşmaz.
Sadece ona karşı koyacak güç bulamadığında sessizce çekilir...