Viktor E. Frankl’ın "İnsanın Anlam Arayışı" eseri, logoterapi perspektifiyle acı çeken insanın bu acıya bir çözümden ziyade, acısını anlamlandıracak bir "neden" aradığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Frankl’a göre hayattaki en büyük boşluk, anlam eksikliğinden kaynaklanan nevrozlardır; bu yüzden asıl soru şudur: Hayatınızın anlamını buldunuz mu? Anlam arayışı aslında bir sorumluluk üstlenme sürecidir. Freud’un belirttiği gibi nevrozdan uzaklaşmak için "çalışmak ve sevmek" temel direklerdir. İnsan, sevildiği yere ait olduğunu hissetmektense, sevdiği yere ait olmayı seçtiğinde gerçek bir bağ kurar. Ancak bu bağın sağlıklı kalabilmesi için denge halini unutmamak gerekir; karşılıklılık ilkesini kabul etmeyen bir narsistin gözüne girmeye çalışmak ona her şeyi vermek değildir.
Varoluşçuluk felsefesinin de vurguladığı gibi yaşam aslında bir acı çekme sürecidir ancak insan, başına ne gelirse gelsin bu acıdan bir anlam devşirerek kendini kurtarabilir. Logoterapi, insanın elinde kalana ve o kalanla neler yapabileceğine odaklanmasını öğütler; geçmişin pişmanlıkları içinde kendine acımayı bir kenara bırakıp yaşamak için bir neden bulmayı hedefler. Burada "hiper yüksek niyet" kavramına dikkat etmek gerekir: Bir şeyi haddinden fazla istemek, tıpkı şımarık bir çocuk gibi davranmak, o şeyin sizden kaçmasına sebep olur. Bunun yerine stratejisini belirlemiş, aklı başında bir kararlılıkla durmak ve kendimizi aşmaya odaklanmak gerekir. Einstein’ın da dediği gibi, aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemek sadece vakit kaybıdır; değişim, dün yapılanın aynısını bugün yapmamayı istemekle başlar.
İçsel yolculuğumuzda duygularımızın esiri olmak yerine düşüncelerimizin devrede olması bizi acılardan beslenmekten korur. İnsanoğlunun en büyük acısı anlaşılmamaktır ve bu derin acıyı yaşayanlar maalesef bağımlılıklara daha yatkındır. Hayatta kalabilenlerin ortak özelliği ise her şeye rağmen iyimserliklerini koruyabilmeleridir. Kendimize karşı bir anne şefkatiyle yaklaşmalı, aynadaki yansımamızı bir müttefik olarak görmeliyiz. İnsan her şeye alışır; mutsuzluğu normalleştirmek ise en büyük tuzaktır. Acı bir gaz gibidir, sızmasına izin vermemek ve içimizdeki o sürekli çalışan "yetersizlik" sayacını durdurmak gerekir. Geleceğe dair hayalleri olanlar geçmişe enerji harcamazlar. Yaşamı bir dişçi koltuğuna benzetirsek; en kötüsünün geçip gittiğine inanmak ve hayata her koşulda "evet" diyebilecek o içsel özgürlüğü bulmak asıl başarıdır.