Maksimum Düzensizlik Minimum Enerji
İnsanın fıtratı rahatı sevse de nefis terbiyesi, dinin varlık gayesi ve yeryüzünün imarı için insana verilen halifelik görevi tam da bu konfor alanından çıkışın adıdır. Kainatın en küçük yapı taşı olan atomu yaratan Allah, onun içine maksimum düzensizlik ve minimum enerji formunu yerleştirmiştir ki bu sarsılmaz nizamın bir cüzü olan insan da doğası gereği minimum enerji harcamayı, yani rahata meyleden bir durağanlığı arzular. Ancak bu fiziksel gerçeklik, manevi tekamülün önündeki en büyük engeldir; zira bazen bir kaylule niyetiyle dalınan uykunun haddi aşması, zihinde gaflet hissi uyandırarak ağır bir suçluluk duygusuna dönüşebilir. Bu yazıyı da bu sebeple yazıyorum. Çalışmanın kutsiyeti ve vaktin bir kılıç gibi keskin olduğu gerçeği karşısında, sürekli geri kalmışlık hissiyle boğuşan bir zihin için dinlenmek dahi bir yük haline gelir. İlim yolunda uykunun bir ihtiyaç olduğu muhakkaktır, fakat bu ihtiyacın kararı kaçtığında ortaya çıkan o derin yetersizlik hissi, belki de mürşidsiz çıkılan yolların zorluğundan yahut bu uzun yürüyüşteki refikasızlığın getirdiği bir ruh yorgunluğundandır. Geriye dönüp baktığımda, ekran karşısında tüketilen beyhude zamanların verdiği o geçici keyif yerini pişmanlığa bırakırken, insan kendi varlığının ne denli dert yanma, hayıflanma ve kimi zaman da yersiz bir gurur sarmalında savrulduğumu idrak ederim. Hayatın bu inişli çıkışlı seyri, aslında hormonların ve biyokimyasal süreçlerin bir sonucu gibi görünse de asıl mesele bu kimyayı iradenin çeliğiyle yönetebilme becerisidir. Zihnimin hızına yetişemediğim o koşturmaca anlarında havf ve reca dengesini kaybetmeden, zamanı bir mülk değil bir emanet olarak görüp uykuyu da uyanıklığı da bu emanetin birer parçası kılmak gerekir. Neticede insan, atomdaki o minimum enerji eğilimine inat, ruhundaki maksimum cehd ile yeryüzünü imar etmekle mükellef bir işçidir ve bu mukaddes işçilik, fıtratın rehavetine karşı verilen en büyük savaştır. Bu savaş aslında herkesin savaşı ve zaman zaman kaybediyoruz, en zayıfımız da en kudretlimizde kaybedebiliyoruz, insanız çünkü. Buna tarihten bir örnek verecek olursam Osmanlı hakanlarından Sultan 3. Murad Han'ın Bir sabah, uykunun cazibesine kapılıp sabah namazını vaktinde eda edememenin verdiği o yakıcı nedametle sarsılır. Bir cihan padişahı olmasına rağmen, nefsinin uykusuna yenik düşmesini bir zillet addeder ve gözyaşları içinde o meşhur dizeleri kaleme alır. Bu şiir, sadece bir sultanın değil, vakti nakit bilen her münevver ruhun gaflete karşı verdiği o büyük hesabın mührüdür dostlar: Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Azrail’in kastı canadır, inan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Seherde uyanırlar cümle kuşlar Dilli dillerince tesbihe başlar Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Semâvâtın kapuların açarlar Müminlere rahmetlerin saçarlar Seherde kalkana hülle biçerler Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan Bu dünya fanidir sakın inanma Huzur-ı Hakka gidince utanma Bu nefsin alına sakın aldanma Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Uyan uykusu çok gözlerim uyan youtu.be/C2eM9fVg54g?si=...
Duygu ve Düşünce
·
1 +1'leme
·
263 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.