Bu roman aslında yüzeyde göründüğü gibi bir şehirden kaçış hikâyesi değil; insanın kendi içindeki o tuhaf boşlukla yüzleşmesi. Şehrin konforu, teknolojisi ve o her şeyi çözen düzeni ilk başta insanın gözünü boyuyor ama o kalabalığın içinde aslında kimse kimseye değmiyor. Her şey var ama samimiyet yok; her yerden ses geliyor ama insanın içi bir türlü huzur bulmuyor. İşte o sıkışmışlık hissi tam da bu “her şeye sahip olup hiçbir şey hissedememe” halinden çıkıyor.
Köye dönüşü de öyle toz pembe bir masal gibi beklememek lazım. Doğa güzel olsa da hayat orada sahiden sert; yoksulluk var, hastalık var, bir sürü eksik var. Ama tüm bu zorluğun içinde daha gerçek, daha elle tutulur bir yaşam akıyor. Şehirde konfor arttıkça insan sanki uyuşup zayıflıyor; oysa köyde o gündelik emek ve sorumluluklar insanı yeniden ayağa kaldırıyor. O değişim de öyle bir anda, sihirli bir değnekle olmuyor; şehirli alışkanlıklar çatırdaya çatırdaya, hayal kırıklıklarını yuta yuta yavaş yavaş o toprağa ve insanlara bağlanıyorsun. Gösterişli, büyük fikirlerin yerini zamanla daha sade ve dürüst bir yaşam anlayışı alıyor.
Hikâye ilerledikçe zaten meselenin sadece mekân olmadığını anlıyorsun. Şehir mutlak kötü, köy de kusursuz bir cennet değil. Asıl konu insanın nerede kök salabildiği. Kurulan o bağlar, insanın bir yere ait olma hissinin en büyük kanıtı. Hayatındaki o lüzumsuz fazlalıklar azaldıkça, anlam dediğimiz şey kendiliğinden çoğalıyor. Roman; ilerleme ve medeniyet dediğimiz kavramları sorgularken aslında bizi kendi dengemize bakmaya zorluyor. Sonunda da gerçek zenginliğin istiflediğimiz eşyalarda değil, bir yere veya birine sahiden ait olabilme gücünde olduğunu gösteriyor.