Bazı kitaplar okunmak için değil, içinde yaşanmak için yazılır. Pessoa’nın An’ı, okuyucunun eline bir pusula vermek yerine, onu uçsuz bucaksız bir sisin ortasına bırakır ve fısıldar: "Burada kimse yok, ama herkes sensin." Kitabı açtığınızda karşılaştığınız şey mürekkep ve kağıt değildir; hayatı bir seyirci gibi izleyen, hissettiklerini yaşamaya mecali kalmamış bir adamın, parçalanmış kimlikler (heteronimler) aracılığıyla dünyaya haykırdığı o sessiz çığlıktır.
Pessoa, edebiyatın simyacısıdır. O, sıradan bir günün, Lizbon’daki sıradan bir ofis masasının ya da camdan süzülen solgun bir gün ışığının içine koca bir varoluş sancısını sığdırabilir. An boyunca ilerlerken, yazarın sadece yazdığını değil, kelimeler aracılığıyla kendi varlığını doğrulama çabasına şahitlik edersiniz. Onun için yaşamak, bir hata; hissetmek ise katlanılması gereken bir yük gibidir. "Anlamak, kendinden vazgeçmektir," der gibidir her satırı. Okurken yorulmanızın sebebi budur; çünkü Pessoa sizi kendi zihninin derinliklerine çekerken, aslında sizin de hiç bakmaya cesaret edemediğiniz içsel boşluklarınızla yüzleştirir.
Kitabın akıcılığı, olay örgüsünün hızından değil, duygu geçişlerinin o büyüleyici ritminden gelir. Bir sayfada melankolinin en koyu tonuna bürünürken, bir diğer sayfada felsefi bir aydınlanmanın keskin ışığıyla gözleriniz kamaşır. Pessoa, bir yazarın çok ötesinde, insanın en mahrem yalnızlığının mimarıdır. O, "hiç kimse" olmayı seçerek "herkes" olmayı başarmış nadir dehalardan biridir. Bu eseri bitirdiğinizde elinizde kalan sadece bir kitap olmaz; artık dünyaya, eşyaya ve kendinize bakışınızda silinmez bir çatlak oluşmuştur.
Pessoa’yı okumak, bir uçurumun kenarında durup aşağıya bakmak değildir; o uçurumun ta kendisi olmaktır. Ve An, o uçurumun en derin, en karanlık ama en parıltılı noktasıdır.