10/10
·779 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 02 Mart 2026 21:45
BUDALA (Roman) DOSTOYEVSKİ 1821–1881 yılları arasında yaşamış Rus edebiyatının ve dünya edebiyatının çok ender yetişen yazarlarından olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin düşünce dünyasını anlamak için edebiyat eserlerini okumaya onun temel yapıtlarından olan ve Sibirya’daki kürek mahkumluğu cezasının bitiminden sonra yazdığı ünlü romanı BUDALA(APTAL/İDİOT) ile devam ediyoruz. Romanda olay örgüsü saralı bir hasta olan Prens Mişkin etrafında şekilleniyor. Romanın şahıs kadrosu çok zengin olmakla birlikte asıl kahramanlar bir kaç kişi olup bunlar; Prens Mişkin Nastasya Flipovna Rogojin Agleya’dır. Prens Mişkin çevresindeki insanlara göre farklı bir algılama iklimi içindedir. Prens saf algılama anları yaşar ve bunu da etrafındaki insanlarla paylaşır. Mişkin’nin bu algıları diğer kahramanlara ilginç gelir ve rahatsız edici bulunur. Prens sıradışı biridir. Onu İsviçre’de tedavi eden doktor Şnayder’in dediği gibi bir “BUDALA”dır. Prens bu zihinsel yapısıyla çevresindeki insanlara uyum sağlayamaz. Dıştan bakıldığında bir anomali olarak algılanabilecek olan prens gitgide derin yapısıyla çevreye uyacağına çevreyi kendi peşinde sürüklemeye başlar. Prens, sebep-sonuç ilişkiselliğinin anonim yapılarının dışına çıktığı için çoğu zaman yanlış anlaşılıp tepki çeker ama hep sonra doğru davrananın o olduğu anlaşılır. Prens iki kadın arasında bir mücadele alanına dönüşür. Bir taraftan general Yepançin’in güzeller güzeli küçük kızı Agleya ki soylu bir sınıfa mensuptur, diğer taraftan ise aslında soylu biri tarafından öksüzken sahiplenilen ama daha sonra aynı kişi tarafından kendisinden faydalanılmaya çalışılan daha düşük ama çok zeki, gururlu ve güzel bir kadın olan Nastasya Flipovna vardır. Nastasya Flipovna, Mişkini gerçekte çok sevmekle birlikte prensin ne kadar saf ve temiz biri olduğunu bildiği için onunla evlenmeyi kendisine yediremez. Prens ile evlenmeyi bir biçimde ona kıymak olarak da algılamaktadır. Prens, general Yepançin’in odasında bulunan bir fotoğrafta onu gördüğü ilk andan itibaren yüzündeki ifadeden ve içine doğan saf algılardan hareketle geleceğini görmüş ve ona acıdığı için her türlü teklifine evet demiştir. Nastasya Flipovna, Mişkin ile evleneceği gün Rogojin tarafından kaçırılmak ister. Rogojin zaten böyle bir fırsatı kollamakta olduğundan onun teklifini hemen kabul eder ve onu kaçırır. Nastasya Flipovna, Rogojin tarafından sahiplenilmeyi de kendine yediremediğinden onu, kendisini öldürmesi için değişik vesilelerle kışkırtır. Onu çıldırtmak ister. Ve ihayet öyle de olur. Prens Nastasya’nın geleceğini bildiğinden ona acıyarak yanında olmak istemiştir. Rogojin, onu mutlaka elde etmek dürtüsüyle onu hep yanında olmasını istemiş, onu paylaşmayı ise asla kendine kabul ettirememiştir. Rogojin’in Nastasya’ya karşı olan duyguları ve takıntıları ta çocukluğuna dayanmaktadır. Zira babası o zamanlar çocukluk aşkı olan Nastasya’ya aldığı hediyeyi duyduğunda, cimriliğinden, gidip elinden geri almış ve bu Rogojin’in bilinçaltına yara olarak işlenmiş olduğundan tüm varlığını ayaklarının altına sererek hem yarasını kapatmak hem de onu elde etmek istemektedir. Nastasya’nın onu kabul etmemesi ise yarayı daha çok kanatmakta ve Nastasya’nın da sonunu hazırlamaktadır. Prens Mişkin’in saf iyiliği ise Rogojin’i hem teslim alır hem iğrendir. Ama nihayetinde Prens Mişkin, katil olan Rogojin ile beraber, Nastasya Flipovnanın cesedinin yanıbaşında sabaha kadar beklerken bir taraftan da duygularına yenilip bu cinayeti işleyen Rogojin’in de başını okşayarak onu sakinleştirmeye çalışır. Aslında prens Rogojin’i asla rakip olarak görmemiştir ama Rogojin onu öyle görmüştür. Prensi doğru algılayamayan ve küçük gören etrafındaki insanlar, zaaflarıyla anlatılınca asıl düşkün olan karakterin prensin dışındakiler olduğu okuyucu tarafından anlaşılır. Romandaki en kişilikli karakterler aslında Mişkin ile Nastasya Flipovnadır. Diğerleri kişilik yapılarında küçük deliklerin, küçük akıntıların ya da sızıntıların oluşuna ses çıkarmayan tiplerdir. Mişkin neredeyse olağanüstü bir iyi kişiliği temsil ediyor. Diğer karakterler ise daha çok yanlış yapan insanı temsil ederler. İnsan yanlış yapmaya yazgılı gibidir. Burada Nastasya Flipovna doğruyu bilip de yanlışa gururu yüzünden meyleden bir karakteri temsil eder. Açıkçası Prens Mişkin gibi bir karakteri bizim toplumda düşünemiyorum. Toplumumuz öyle bir karakteri saf ve bunak olarak kabul edecektir. Prensin duruşu daha çok aşkın bir kavrayışa dayanıyor. Bu sebeple olaylara çok geniş bir ufuktan bakar ve etrafındaki insanlardan ayrışır. Diğer kahramanlar ise Platon’un mağarasındaki insanlar gibidirler ve gördüklerine inanarak değerlendirmelerini ve davranışlarını ona göre ayarlamaya çalışırlar. Freud, zamanında, Dostoyevski için psikolog demiştir ya gerçekten de bu saptama çok doğrudur. İnsandaki ikili kişilik yapısı burada ayrı ayrı karakterlerle temsil edilmiştir. Prens insandaki iyi yönü temsil ediyorken Rogojin tam karşısında konumlanır. Roman çok yönlü ve çok katmanlı eleştiriye tabi tutulabilir. Romandaki kahramanların davranışları metafizik bağlamda değerlendirilmeye müsait olduğu gibi çağdaş varoluşsal bir perspektiften veya psikanaliz bakışaçısından da değerlendirilebilir. Tüm bu farklı değerlendirilmelere elverişli olması romanın mimarisinş ve yazarını ayrıca önemli kılmaktadır. İyi ile kötünün çatışması var bu romanda. Ruh ile beden çatışması var. Burası ve öte dünya algısı çatışması var. Deliden ya da aptaldan dahiye bir işaret anlamını taşıyan imalar var. Tüm bu imalardan hareketle Dostoyevski bize şu soruyu sorduruyor: Normal olan kimdir, ben miyim yoksa çoğunluğu oluşturan ve yanlışlar içinde hayatlarını sürdüren kalabalıklar mı? Ben romanı “Karamazov Kardeşler” ile “Suç ve Ceza”dan sonra okudum ve buradaki kahramanın yani iki kişi tarafından temsil edilen karakterin aslında bu iki romanda da işlendiğini farkettim. “Suç ve Ceza”da Raskolnikov bu karakter özelliklerini tek başına temsil eder. “Karamazov Kardeşler”de ise ikili bir temsille karşı karşıyayız. Hatta üç kardeşten Alyoşa’nın buradaki Mişkin’in biraz daha olgun şekli olduğu söylenebilir. Budala romanı, okunması ve anlaşılması büyük bir birikim gerektiriyor. Ama bununla birlikte insana çok şey katttığını da söyleyebilirim. Bazı eserlerin uzun olmasından yakınılır ama “Budala”yı okuduktan sonra daha uzun olmasını istediğimi farkettim. Zira hala bitme iş bir şeyler olduğunu farkettim. Keşke etrafımızda bu tür kahramanları görebilsek diye düşünüyor insan ama belki de kalabalıkların arasında bizim de farketmediğimiz Mişkinler, Alyoşalar, Nastasyalar, Rogojinler de vardır. Ya da onları iç dünyamızda barındırıyoruz. Bir kaç yıl önce Otto Weininger’in “Cinsiyet ve Karakter” isimli kitabını okumuştum. Orada tüm insanların hem kadın hem erkek kişilik özelliklerini barındırdığı ve oransal olarak her kadın ve erkekte farklı oranlarda bu iki karakter özelliğinin olduğu söyleniyordu. Dostoyevski’nin roman karakterlerinde ben bu özellikleri daha belirgin olarak farkediyorum. Dostoyevski’yi okuduğum için kendimi çok şanslı, farklı ve iyi hissediyorum. İyi ki okumuşum ve tanımışım. Bence insanı tanımak ve önyargılarınızı kırmak için okumalıyız.
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,6bin okunma
·
69 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.