Bu kitabı okurken açıkçası sadece akıl hastanesinde geçen kısa bir hikâye bekliyordum. Ama ilerledikçe olayın düşündüğümden daha derin olduğunu fark ettim. Sadece bir öykü değil, aynı zamanda insan ve toplum üzerine ciddi bir sorgulama var içinde.
En çok dikkatimi çeken şey “normal” ve “deli” kavramlarının nasıl belirlendiği oldu. Koğuştaki insanlar deli diye kapatılıyor ama onların düşüncelerini okuyunca bazen kimin gerçekten mantıklı olduğu karışıyor. Sanki çoğunluk kimi dışarıda bırakırsa o deli oluyor.
Doktor Ragin karakteri de bence kitabın en çarpıcı kısmıydı. Sürekli hayatın anlamı üzerine konuşuyor ama hiçbir şeye müdahale etmiyor. Düşünmekle harekete geçmek arasındaki fark burada çok net gösteriliyor. Sadece konuşmanın bir şeyi değiştirmediğini görüyorsun.
Kitap genel olarak karanlık bir atmosfere sahip ama bu da anlatmak istediği şeye uyuyor. Hastanenin hali, insanların umursamazlığı, sistemin soğukluğu… Hepsi bir araya gelince aslında daha büyük bir tablo ortaya çıkıyor.
Kısacası, Altıncı Koğuş benim için beklediğimden daha felsefi ve ilgi çekici bir kitaptı. Sadece bir hikâye anlatmıyor, aynı zamanda insanın ve toplumun seçimlerini gösteriyor. Bu yüzden etkileyici buldum.