Selam dostlarım Bu satırları yazarken parmaklarımın ucunda o garip tedirginlik var, çünkü Güneş Altunkaş resmen hepimizin o süslü yalanlarını, vitrin gibi dizdiğimiz o sahte mutluluklarımızı tek bir hamlede yerle bir etmiş. Ne ara bu kadar 'görülme' delisi olduk biz, ne ara en derin sızılarımızı bile bir beğeni uğruna pazara çıkardık? Kitabı kapattığımda içimde öyle devasa bir boşluk kaldı ki, meğer ben o boşluğu yıllardır telefonun o soğuk ışığıyla, başkalarının hayatlarını röntgenleyerek susturmaya çalışıyormuşum. Ama işte o ekran sönünce, o gürültü kesilince geriye kalan o çıplaklık o kadar ürkütücü, o kadar soğuk ki... İnsan kendinden kaçtıkça aslında ne kadar büyük bir hapishaneye gömülüyormuş, onu anladım.
Psikolojik olarak hepimiz birer 'onay bağımlısı' haline gelmişiz. İçimizdeki o bastırılmış kaosla, o sakladığım irinli yaralarla yüzleşmemek için ruhumuzu her türlü gürültüyle boğmuşuz. Cihazlar sustuğunda geriye kalan o sessizlik aslında bir ceza değil, bir otopsideymişiz gibi kendimizi izlemekmiş. Biz meğer yan yana otururken bile ruhlarımızın arasına nasıl bu kadar utanç verici duvarlar örmüşüz? Birbirimizin gözünün içine bakmayı ne ara unuttuk da sadece piksellere aşık olduk? Gerçekten birbirimizi mi önemsiyoruz, yoksa sadece kendi yansımalarımıza mı aşığız? Cem, İpek, Kader, Emre ve Tuna... Bu beşli aslında bizim kuşağımızın o sahte cennetten kovuluş destanı gibi.
Hele Cem... Onun o gruptaki herkesten farklı duran, o 'aykırı' ve vakur hali beni resmen darmadağın etti. Annesini kaybetmiş olmanın verdiği o bitmek bilmeyen sızıyla, babasıyla aynı çatının altında iki yabancı gibi yaşarken bile aslında o masadaki tek 'gerçek' kalp onunki. İpek’in, Kader’in, Emre ve Tuna’nın o telaşlı halleri, o telefonsuz kalınca yaşadıkları çıplaklık hissi aslında hepimizin o aciz halinin aynası. Biz aynı mahallede büyümeyi, aynı anıları paylaşmayı yakınlık sanıyoruz ama aslında ruhlarımızın arasında ışık yılı kadar mesafeler, aşılmaz uçurumlar varmış. Yazar o kadar içeriden, o kadar can yakıcı bir yerden bakmış ki konuya; bir noktadan sonra okuduğum şey bir kurgu değil de,
kendi iç dünyamın kanayan yarasıymış gibi hissetmeye başladım.
Güneş Altunkaş, modern dünyanın bizi içine tıktığı o parıltılı zindanın anahtarını elimize verip 'hadi şimdi kendi gerçekliğinle yüzleş' demiş resmen. Bizler, o ışıklı kutuların içinde yavaş yavaş boğulan ama suyun zehirli olduğunu fark etmeyecek kadar uyuşmuş bir nesiliz. Eğer siz de o kalabalık sofralarda aslında yapayalnız olduğunuzu hissediyorsanız, eğer ruhunuzdaki o dinmek bilmeyen açlığı neyle doyuracağınızı şaşırdıysanız, bu sarsıcı uyanışa kendinizi bırakın. İçimdeki o bastırılmış kaosla, o sakladığım sırlar kusan yaralarla yüzleşmek canımdan can götürdü ama ilk defa bu kadar 'insan' hissediyorum kendimi. Elleri dert görmesin yazarın, bu sessizlik benim hayatımın en gürültülü devrimi, en sarsıcı uyanışı oldu...
Güneş Altunkaş bizi bizden daha iyi tanıdığından hiç şüphem yok. Kalemine ve yüreğine sağlık ...