Selam dostlarım Bazen bir ölüm, geride sadece boş bir koltuk değil, nesiller boyu susulmuş devasa bir enkaz bırakıyor; Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı’nın bu satırlarında tam olarak o enkazın altında kaldım. Aslı’nın o ıssız Gevenli Adası’na, sadece dedesinden kalan bir avuç toprağın, bir iki eski binanın peşinden gittiğini sanıyordum ama meğer o yolculuk, insanın kendi içindeki o dilsiz boşluğa atılan ilk adımmış. O soğuk anahtarı kapının kilidine soktuğunda aslında sadece bir evi değil, yıllardır halı altına süpürülen, üstü örtülen, "aman kimse duymasın" denilen o devasa sessizliği de aralamış oldu. Kitabın adı bile insanın kalbine bir bıçak gibi saplanıyor: "Öyle Uzak ki Evim..." İnsan bazen binlerce kilometre öteye gittiği için değil, kendine giden bütün köprüleri kendi elleriyle yıktığı için "evsiz" kalıyor işte.
Aslı’nın o tozlu raflarda, rengi solmuş fotoğraflarda, yarım bırakılmış cümlelerde kendi varlığını, kim olduğunu arama çabasını okurken gözlerim doldu. Hani bazen içimizde bir yerlerde tarif edemediğimiz, adını bir türlü koyamadığımız o kocaman boşluk var ya; işte o boşluk meğer bizden önce yaşayanların anlatmaya korktuğu, yutkunduğu o yarım kalmış hikâyelerden ibaretmiş. Atalarımızın, dedelerimizin sustuğu her ne varsa bizim omuzlarımıza bir yük gibi biniyor. Hiç tanımadığımız, yüzünü görmediğimiz insanların yasını tutarken buluyoruz kendimizi. Yazarın dili o kadar fısıltı gibi, o kadar çıplak ki... Hiç süslü laflarla, "ben yazarım" edasıyla yormuyor seni. Aksine, o sızıyı öyle bir getirip önüne koyuyor ki, "Kaçacak yerin yok, bu senin de içindeki o sönmeyen yangın" diyor sanki. Kapaktaki o minicik pencereden görünen sonsuz deniz, aslında bakmaya bile cesaret edemediğimiz o derin, karanlık ama bir o kadar da bizi çağıran iç dünyamızın ta kendisi. İnsan