İnsanın ruhu evinden bir kez sökülmeye görsün; artık gittiği her şehir bir sürgün, oturduğu her sofra bir emanet, sığındığı her kucak bir gurbet oluyor. "Safran: Laki’nin Sevdası" kitabının sayfalarını çevirirken, o ilk cümleden itibaren boğazımda takılı kalan o buz gibi "sığıntı" hissiyle yüzleştim.
Laki’nin dokuz yaşında babası Konstantin’i toprağa verip hayatını sıradanlaştırmaya çalışması, aslında bir çocuğun acı karşısında verebileceği en ağır sınav. Kendi felaketini "herkesin başına gelebilir" diye normalleştirmeye uğraşırken, aslında yasını içine gömüp kendine duygusal bir zırh örmüş. Balkonak’a, o hiç bilmediği acımasız dünyaya adım attığı an, Laki sadece coğrafya değiştirmemiş; kendi çocukluğunu bir daha hiç uğramayacağı bir limanda bırakmış. O yaşta omuzlarına binen "ailenin reisi olma" yükü, aslında onun kendi duygularını hissetmesini engelleyen bir savunma kalesi inşa etmiş.
Dayısı Yorgo’nun o despot gölgesinde, ruhuna dar gelen ilahileri piyanonun tuşlarında zorla icra ederken hissettiği o sıkışmışlık hali tam bir varoluş sancısı. Piyano burada disiplini, başkalarının istediği o sahte düzeni temsil ederken; Yovanaki Efendi’nin ölmeden hemen önce Anastasia’ya bıraktığı o mızıka, yani "Safran", özgürlüğün tek nefeslik isyanı gibi duruyor karşımızda. 1913’ün o son saatlerinde, tam da rahmetin düşüşünden dokuz ay on gün sonra gelen Anastasia, Laki’nin karanlık çöken dünyasına doğan bir şafak vakti sanki. Bir yanda dilsiz ablası Maria’nın o her şeyi gören sessiz şahitliği, diğer yanda Keti’nin o hüzünlü güzelliği arasında Laki, kendi içindeki o derin boşluğu notalarla doldurmaya çalışıyor.
1914’ün o entrika dolu yazından 1922’nin barut kokulu günlerine uzanan bu yolculukta Laki’yi sadece bir savaş mağduru olarak değil, kendi içindeki diktatörlerle çarpışan bir savaşçı olarak görüyoruz. Cepheden döndüğünde sokaklarda yükselen "Kahrolsun Vahdettin, çok yaşa Mustafa Kemal Paşa!" sesleri, sadece bir ülkenin değil, Laki’nin de kendi saltanatını yıkışının habercisi. Vahdettin bir İngiliz gemisine sığınıp ülkeyi terk ederken, Laki de dayısının kurduğu o baskıcı imparatorluktan kendi ruhuna firar ediyor. Haftanın üç gecesi bir caz bantta piyano başına geçmesi, Yorgo’nun tüm "çalgıcı oldun" aşağılamalarına inat, hayata vurulmuş devasa bir başkaldırı. Çünkü gerçek aidiyet, size dayatılan o Kuleli Konaklarda değil, Mustafa Kemal’in açtığı o yeni yolda kendi özgürlüğünü mızrak gibi taşımaktır.
Yıllar sonra demir parmaklıklar ardında bir yalanın küllerinden doğan o büyük yüzleşme ise Laki’nin tüm hayatının üzerine kurulu olduğu o sahte gerçekliği yerle bir ediyor. Neslihan Stamboli, imparatorluklar yıkılırken aslında en çok insan kalbinin nasıl yerle bir olduğunu ilmek ilmek işlemiş. Okurken sadece bir hikaye izlemiyorsunuz; o mızıkanın pirinç kokusunu, İstanbul’un o tozlu sokaklarını ve bir adamın "kendi gibi" olabilmek için ödediği ağır bedeli bizzat sırtlanıyorsunuz.
Ait olmak mı, yoksa bir ömür boyu sığıntı kalmak mı? Laki’nin mızıkasında yankılanan bu soru, kitabın kapağını kapattıktan sonra bile ruhumun derinliklerinde uğuldamaya devam edecek. Köklerini arayan ve kendi içindeki o dilsiz Maria'yı iyileştirmek isteyen herkesin bu hüzünlü melodide kendine dair can yakıcı bir nota bulacağına eminim.
O kadar sindire sindire okuduğum bir eser oldu ki, kesinlikle okumanızı canı gönülden tavsiye ediyorum. Sevgilerimle.