Puan vermedi·524 syf.····Okunma: 03 Mart 2026 00:04 “Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?”
“Sanki kendimi onun yerine çok kolay koyabilir, sanki onu derinden anlayabilirdim.”
“Bana yalan söylemeni isterdim aslında… Çünkü insan ancak kaybetmekten çok korktuğu bir şey için yalan söyler.”
“Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir… Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur.”
“Kalabalığın kafamın içinde dur durak bilmeden dolanan uğultusu, orkestranın tangırtısı ve şehrin iniltisi sandığım amansız gürültü, ondan uzak olmanın huzursuzluğuymuş yalnızca.”
“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”
1970’lerden 1990’lara İstanbul. Orhan Pamuk’un kalemini tam olarak burada, tasvirlerinin, betimlemelerinin arasında sevdim. O dönemlerde Nişantaşı’nda yaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bir tarafta burjuvadan zengin soylu aileler; bir tarafta yoksul, geçim derdine düşen aileler. Ve modernizm adı altında kendilerince benimsedikleri ahlâk felsefeleri!
Kemal ve Füsun da bu iki zıt ailenin kavuşamayan aşklarıydı. Aşk mı? Takıntı mı? Saplantı mı? O kısımları ise fazlaca düşündürücü. 30’lu yaşlarda aileden zengin iş adamı Kemal kendisine denk, ailesinin uygun gördüğü bir kız olan Sibel’le nişan hazırlığındayken Sibel bir çanta beğenir ve bütün hikaye de tam olarak burada başlar. Kemal çantayı almak için butiğe girdiğinde 18 yaşında uzak akraba kızı Füsun’u görür. Görür görmez güzelliğinden, gençliğinden, çekiciliğinden etkilenir ve adına “aşk” dediği korkutucu bir takıntıya kaptırır kendini ve Füsun’un peşinden ayrılmaz. Günlerce, aylarca hatta yıllarca. (Dile kolay 8 yıl!) Füsun’a ait olan, Füsun’un kullandığı eşyaları, taktığı aksesuarları, içtiği sigaraların izmaritlerini toplayarak Merhamet Apartmanı’nda saklar ve Masumiyet Müzesi’nin temellerini atar. Dokunduğu kapı kolundan tutun da ayva reçeli yaptığı rendeye kadar biriktirir. Bütün bunları biriktirir biriktirmesine de Füsun’la yıllar sonra karşılaştığında yıllarca saklamış olduğu küpeleri Füsun’un takmış olduğunu fark etmez bile. Asıl çelişki de burada başlar. Yıllarca sakladığı küpenin farkına bile varmaz Kemal. Tıpkı Füsun’u yıllarca görmediği gibi takmış olduğu küpeleri de görmez. Ve ne yazık ki görünmezlikler içerisinde bir son yazar kendine ve Füsun’a!
Önce kitabını okuyayım sonra dizisini izlerim düşüncesiyle bir hevesle aldığım kitabı bitirmekte zorlanırken buldum kendimi. Orhan Pamuk Kemal’in aşk acısını, çektiği ızdırabı çok güzel anlatmış hatta bazı okurların bu kısımdan sonra Kemal’i affedip anlamaya başladığını bile söylüyor. Ama yine de bana göre “aşk” böyle bir şey değildi. Hiç tanımadığı, karakterine dair hiçbir özelliğini bilmediği, bilmek dahi istemediği birisine duyulan takıntı aşk olamazdı, olmamalıydı.
Hikaye o kadar gerçekçi ilerliyor, Kemal o kadar içimizden birisi gibi ki sanki 8 yıl boyunca her akşam Füsunlara değil de bize yemeğe geliyormuş gibi hissedip kovmak istiyoruz. Bütün bu gerçeklikle birlikte insan “acaba gerçek bir hikaye mi, yaşanmış bir hayattan uyarlama mı?” Diye düşünmekten kendisini alamıyor. Kitabın sonlarına doğru Orhan Kemal dahil oluyor hikayenin içerisine. Tıpkı bazı okurların yaptığı gibi insanın durdurup sorası geliyor “Kemal siz misiniz?” Diye