1930’lar İtalya’sı…
Kadının adının yüksek sesle anılmadığı, hayatın ataerkil bir düzen içinde akıp gittiği yıllar.
Ve tam o düzene karşı, “Burada biz de varız. Bizi de dinleyin. Kadınla erkek eşittir.” deme cesaretini gösteren zamanının marjinali: Anna.
Onu sindirmeye çalışan bir Carlo…
Ve daha da önemlisi, onu anlamaya hiç niyeti olmayan bir kasaba.
“Kadın gülmez.
Kadın içki içmez.
Kadına pantolon yakışmaz.
Kadın okumaz.
Kadın evlenir ve evinin kadını olur.”
Bu cümleler birer kural gibi havada asılıyken Anna, o küçük kasabada varoluşuyla çığır açıyor. Sadece kendi hayatının iniş çıkışlarına değil; elini uzattığı, dokunduğu insanların hayatlarına da tanıklık ediyoruz. Ve sayfalar ilerledikçe şunu fark ediyoruz: Avrupa sandığımız kadar “Avrupa” değilmiş o yıllarda.
Anna’nın içsel gücüne hayran kaldım.
Ama en çok da kimsenin önyargılarına kulak asmadan kendi yolunda yürüyüşüne…
Bu romanı güçlü yapan yalnızca Anna değil. Lizzanello kasabasının gündelik hayatı, insanlarının bakış açıları, korkuları, alışkanlıkları… Yan karakterler o kadar ustalıkla işlenmiş ki, bazen “Şimdi kime kızıyoruz, kime üzülüyoruz?” diye durup düşünmeden edemiyorsunuz.
Anna benim için bireysel mücadelenin, kişisel cesaretin ve eğilmeme hâlinin simgesi oldu.
Ve bu yolculuğa ortak olmaktan çooookkk keyif aldım.
Herkese keyifli okumalar