"POSTACI KADIN"
"Onların gözlerinden saklanmak için gecenin pelerinini giydim,
olur da beni sevmiyorsan, bırak burada bulsunlar beni:
Onların nefretinden hayat sona ersin isterim,
Sevgin olmadan ölümü beklemek yerine."
Bir kitap düşünelim ki, bizi sadece bir karakterle değil, bir dönemle, bir kasabayla, hatta bir mektupla tanıştırsın. Sayfalarını çevirdikçe, 1930'lar İtalya'sının tozlu yollarında, bir kadının bisikletinin tekerlek sesine eşlik etmeye başlıyoruz. Bu ses, sadece mektupların değil, sessiz bir devrimin de habercisi. Bazı kitaplar vardır, sadece anlattıkları hikâyeyle değil, karakterlerin sessiz direnişiyle, bize gösterdikleri değişim ihtimaliyle etkiler.
Yıl 1934… Güney İtalya’nın sıcak iklimi, zeytin ağaçları ve dar sokakları arasında yer alan Lizzanello kasabası, sakin ve geleneklerine bağlı bir yer. Ta ki kuzeyden gelen bir otobüs kasabanın meydanında durana kadar…
Carlo ve eşi Anna’nın kasabaya gelişi, bir ailenin yeni bir hayata başlaması anlamına gelmez; aslında bir dönemin sıkı kurallarına meydan okuyan bir değişimin ilk adımıdır.
Anna, farklılığıyla daha ilk anda kasabanın ilgisini çeker. Kuzeyli, eğitimli, sorgulayan, kendi doğrularıyla yaşayan bir kadındır.
Kiliseye bağlı yaşamı benimsemez,
Kadın–erkek eşitliğini savunur,
Pantolon giyer, öğrenmeye devam eder.
Faşist rejimin baskıcı atmosferine rağmen, komünist partiyi desteklediği fısıltıları dolaşır. Kasabada kimsenin adını duymadığı kitaplar okur, bilimin ışığına inanırdı.
Anna, kuzeyde bir ilkokul öğretmeniydi. Ama güneye göç etmek, onun için bir mesleği feda etmek anlamına gelmişti. Kadro yoktu. Peki ya pes etmek? Anna’nın lügatında bu kelime yoktu. Derken, bir ilan: Postacı Aranıyor. Kadın postacı. 1934 İtalyası’nda. Faşizmin gölgesinin her yere düştüğü bir dönemde. Üstelik Lizzanello