Delfi tapınağının kapısında yazılı olduğu iddia edilen bu kadim ifade [Kendini bil], binlerce yıldır filozofların düşüncelerini etrafına ördükleri bir çekim merkezi gibidir. Her şeyin gerisinde varolduğu varsayılan bir ben fikri. Kant'ın diğer tüm düşüncelerin düşünülmesini sağlayan tamalgısı gibi, bize bir numen olarak kendini gösteren ve asla ne olduğunu tam anlamıyla kavrayamadığımız bir nelik. Ananthaswamy, kitabında kendi alanından ve elbette içine doğduğu Hint kültürünün düşünsel altyapısından hareketle bu sorunun yanıtını arıyor. Onun da tarafı olduğu fikir, bu yanıtın nesnesinin aslında sorunun kendisinin sorulmasına neden olan yaklaşımda yer almasıdır. Bu bir yanıyla faillik algısı ile bilen benin konumunun sorunsallaştırılmasını gerektirir. Bu sorunsallaştırmanın bir yanında konu edinilen kendiliğin anlatısal yanı işleniyor. 44. sayfada bunu yazar şu şekilde özetler: "Kendilik son kertede, birbiri içine geçmiş anlatıların oluşturduğu yoğun bir kümeden, kendimiz hakkında şimdi ve geçmişte anlattığımız hikayelerle zaman içinde yavaş yavaş gelişen bir varlıktan başka bir şey değildir". Bu yaklaşım benim de kişisel olarak çalışma konum olan Ricoeur'ün anlatısal kimlik kavramını yansıtır. Diğer yanda ise felsefi olarak Hume'un özellikle işlediği kendiliğin bizim algısal işleyişimizin içinde nedenselliğin o kör gözleriyle çıkarsadığımız bir yanılsama olduğu fikridir. Bunu yazar örneğin Craig gibi çağcıl bilimcilerin dilinden anlatır: "İşte bize kesintisiz bir kendilik algısı veren de, her biri birbirinden ayrık olsa da, bu küresel duygusal anların birbirine bağlanmasıdır.", "Film seyretmek gibi bir şey bu, sinema perdesi saniyede 24 ayrı kare gösterdiği halde biz kesintisiz bir akış algılarız" (225). Yazar bu fikirsel arkaplanı elde tutarak, Şizofreni, depersonalizasyon, otism, esrik epilepsi, beden dışı deneyimler, Alzheimer gibi uç durumlar içinde konuyu değerlendirir. Aslında onun açısından bu konunun özü, bizim kendimize sormamız gereken, "ben ne değilim" sorusunda daha açık hale gelir. Ben her ne değilsem, o zaman geriye kalanlar mı ben'imdir? Bu soru mutlak bir yanıtsızlığı veya açık uçlu bir yanıtı içeriyor görünmektedir. Yazar, bizi hep daha fazlasını arzulamaya doğru götüren ve kökensel olarak insanın sağkalmak adına geçirdiği bir evrimsel vargı olarak değerlendirir kendiliği. Bu noktada bizi yaşadığımız birçok ıstıraptan azat edecek şey, tam da hep daha fazlasını arzulamamızdan uzaklaşabileceğimiz bir kendiliksizliktir.