“Sitt Marie-Rose” az kelimeyle çok şey anlatan metinlerden birisi sahiden; öyle ki sadece yüz sayfada Lübnan’ın ve genel olarak Ortadoğu’nun röntgenini okurun önüne seriyor adeta. Nitekim pek çok üniversitenin Ortadoğu Çalışmaları bölümlerinde okutuluyormuş bu kısa roman, şaşırtıcı değil bence.
İki bölümden oluşuyor bu kısa roman: İlk bölümde, isimsiz bir anlatıcı, Lübnanlı bir arkadaşının Suriye üzerine bir film yapma projesini üzerine bir grup arkadaşın fikir üretme sürecini aktarıyor. Kısacık bölümde iç savaşın hemen öncesinde Lübnan toplumunun dinamiklerini, başta Suriyeliler olmak üzere göçmenlerin durumunu, toplumdaki ayrışmayı aktarmayı başarıyor yazar. İkinci bölümde ise sağır dilsizler okulunda çalışan bir kadın öğretmenin Filistin yanlısı olduğu için falanjist bir örgüt tarafından rehin alınması üzerine gelişen diyaloglar var ağırlıklı olarak. Bu bölümde her biri farklı bir anlatıcının sesinden anlatılan kısa kısa pek çok alt bölüm var, bu anlatıcıların bir kısmı ilk bölümden tanıdığımız karakterler.
Etel Adnan gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme almış bu novellayı. Ancak sadece bu olayın tekrar anlatımından ibaret değil kitap; ataerkiden aile yapısındaki sorunlara, kadının toplumdaki yerinden dinin toplumu ayrıştırmada oynadığı role kadar Lübnan ve Ortadoğu toplumlarının tüm meselelerini köklerine inerek masaya yatırmış yazar. Bu kadar duru ve şiirsel bir anlatımla, dediğim gibi bu kadar kısa bir metinde bu kadar çok şeyi, üstelik didaktik olmadan, son derece objektif ve içeriden bir gözden aktarmasına hayranlık duydum.
Yazar, Suriyeli bir babayla Rum bir annenin çocuğu olarak Lübnan’da doğup büyümüş, ardından Fransa ve ABD başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamış ve aslında daha çok şair, ressam ve gazeteci olarak tanınıyor. Hayatının çoğunu çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir ailede ve coğrafyada geçirdiği, bu kısacık metindeki gözlem ve tespitlerinden, meselelere mesafesi ve bakış açısından belli oluyor.
Kısacası ben çok beğendim. Ortadoğu’ya ilgi duyanların kaçırmaması gereken bir kitap bence.
“İktidar her zaman edepsizdir. İnsan beyni iktidara gelip orada tutunmayı ancak duyarlılığı kalınlaştırarak başarır ve uzun sözün kısası her iktidar, sonunda kendini ölüm cezasında ifade eder.” (s. 100)
“Kadının yüzyıllardır köleleştirildiği bir dünyada, yararlı da olsa, siyasi görünmese de, her kadın eylemi isyan olarak görünür.” (s. 98)
“Sevgi onlara bir çeşit yamyamlık olarak görünüyor. Kadınlık sembolleri onları pençeleriyle parçalıyor. Tanrıça İsis doğurmadan doğuralı yedi bin yıl olmuş. Mısır’da İsis, Bağdat’ta İştar, Marakeş’te Anat, Beyrut’ta da Meryem. Hiçbir kent bu tanrıçaların gelip geçişini kaldıramadı: Sadece İktidarı, onların Erkek Kardeşlerini ya da Oğullarını sevdiler.” (s. 69)