Miguel de Cervantes’in Köşecik ile Kısacık adlı öyküsünü okurken tuhaf bir şey fark ettim: Hikâye ilerledikçe zihnimde bir edebiyat klasiğinden çok, sanki Organize İşler filminden sahneler canlanıyordu. Çünkü Cervantes’in kurduğu dünya şaşırtıcı derecede tanıdık. Hırsızların, yankesicilerin ve küçük suçluların oluşturduğu bu topluluk, kaotik bir yeraltı dünyası değil; aksine kendi kuralları, görev dağılımı ve hatta garip bir etik anlayışı olan küçük bir “kurum”. Hikâyenin merkezindeki Monipodio, neredeyse bir mafya babasından çok bir lonca yöneticisi gibi davranıyor. İşte tam burada Cervantes ince bir alay kuruyor: Toplumun “suç” dediği yapının bile böylesine sistemli olabilmesi, aslında düzen dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan ve göreceli olduğunu gösteriyor.
Bu öyküyü okurken beni en çok etkileyen şey, suçun kendisi değil; suçun bile bir düzen kurma ihtiyacı duymasıydı. İnsan zihni kaosa uzun süre dayanamaz. Bu yüzden en düzensiz görünen yerlerde bile kurallar, roller ve hiyerarşiler doğar. Rinconete ile Cortadillo’nun bu dünyaya hem dahil olup hem de hafif bir mesafeyle bakmaları da bu yüzden çok insani geliyor bana. İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu sistemin saçmalığını görür ama yine de onun parçası olmaya devam eder. Cervantes bunu dört yüz yıl önce fark etmiş!
Metnin en büyük kusuru ve aynı zamanda en büyük erdemi ise uzunluğu. “Köşecik ile Kısacık” adıyla müsemma; kısa, yoğun ve neredeyse bir eskiz gibi. Ama itiraf etmeliyim ki bu dünyanın biraz daha genişlemesini isterdim. Çünkü Cervantes’in kurduğu o ironik yeraltı düzeni birkaç sayfada bile insanın zihnine yerleşiyor. Belki de bu yüzden metin bittiğinde aklımda tek bir düşünce kaldı: Bu hikâye kısa olabilir, ama anlattığı şey büyük—insanın, nerede olursa olsun, kaosun ortasında bile bir düzen kurma ihtiyacı.
Okur kalın...