II. Bayezid döneminde, Haliç’in iki yakasını birbirine bağlayacak bir köprü yapılması için önce Leonardo da Vinci’den çizimler istenir. Çizimler II. Bayezid’in çok hoşuna gider; fakat mühendisler projeyi uygulanabilir bulmaz.
Bunun üzerine gözler ondan yaklaşık yirmi yıl daha genç olan Michelangelo’ya çevrilir ve İstanbul’a davet edilir. Michelangelo aslında kendini her şeyden önce bir heykeltıraş olarak görür. Ancak İtalya’da Papa II. Julius’la da ciddi anlaşmazlıklar yaşamaktadır. Bu yüzden İstanbul daveti onun için hem yeni bir başlangıç hem de adını böylesine büyük bir yapıyla ölümsüzleştirme fırsatı gibi görünür. Ve köprü için çizimlerin başına geçer.
Fakat gönül ferman dinlemez…
İstanbul’da bir aşka tutulur.
Aşk, kıskançlık, entrikalar… Belki de sanatçıyı en çok besleyen duygular bunlardır; ama onunki biraz daha başka; alev alev yakan, insanın içini kemiren imkansız bir aşk.
Bu sırada Michelangelo köprünün muhteşem bir çizimini yapar. Ancak mühendisler köprünün ayaklarının güçlendirilmesi gerektiğini söyler. Tam o sırada yaşanan korkunç bir olay ve bu aşkın yarası, onu derinden sarsar. Ve sonunda İstanbul’u terk eder.
Orta Çağ Avrupa’sından Osmanlı İstanbul’una uzanan bu hikâyede köprü fikri ne kadar da manidar: Hem iki yakayı birbirine bağlayan hem de iki medeniyet arasında kurulan görünmez bir geçit.
Tarihi bir kurgu olarak okuması inanılmaz keyifliydi. Neresinin tarih neresinin kurgu olduğunu yazar kaynaklarıyla da işaret ediyor. Ayrıca diline gerçekten bayıldım; diğer eserlerini de okumak için şimdiden heyecan duyuyorum.