Günümüzün asıl hastalığı eskiden olduğu gibi virüsler veya mikroplar değil; depresyon, DEHB gibi sinirsel hastalıklardır. Bu hastalıkların altında ise yaşadığımız toplumun bize dayattığı mükemmeliyetçilik, başarı baskısı ve en iyisi olma zorunluluğu yatıyor. Eskiden var olan, kurallarla ve zorunluluklarla çalışan 'disiplin toplumu', yerini sürekli çalışan, hiç durmayan ve her zaman motivasyon sahibi olan 'performans toplumuna' bıraktı.
Performans toplumu baskıyla ve kurallarla çalışmaz. O, başarı hırsıyla kendini sömürür ama bunu kendi özgür iradesiyle yaptığı için farkında bile olmaz. Başında bir patron yoktur; kişi hem av hem de avcıdır. Dayatılan ve sevimli gösterilen 'kendi işinin patronu olmak, asla yerinde durmadan çalışmak, hep daha iyisi olmak ve kimseye boyun eğmemek' fikri, müthiş bir motivasyonla kişiyi her zaman aktif olmaya itse dahi; yoğun rekabetin ve bireyselliğin olduğu bu gerçek dünyada bu fikir her zaman işlemiyor. Her şey mümkün değil, her şeyi yapamayız. Bu bitmek bilmez başarı baskısı 'depresifler ve mağluplar' yaratıyor.
Şiddet sadece olumsuz şeylerden, bir düşmandan gelmez; aşırı pozitiflikten de doğar. Bilgi, iletişim ve üretimin aşırılığı sistemi adeta obezleştirir ve bizi tükenmişliğe iten asıl sebep bu doyumsuzluğumuzdur. Tükenmişlik sendromu, kişinin sürekli aynı performansı sergileme çabasından dolayı kendini bitirmesidir. Aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışmamız bizi ilerletmiyor, aksine olduğumuz yerde sayıyoruz. Yazar bu durumu, vahşi doğada hayatta kalmaya çalışan bir hayvanın sürekli tetikte olma haline benzeyen bir gerilemeyle açıklıyor.
Sürekli bir uyarıcı ve gürültüyle dolu olan zihnimiz; derinleşmekten, odaklanmaktan ve sakinlikten yoksun bir hal aldı. Artık can sıkıntısı bir eziyete, sakinlik ve dinlenmek ise imkânsıza dönüştü. Kendimize dinlenmek için ayırdığımız tatil zamanlarında bile uzanıp gökyüzünü izlemek, yürümek, nefes almak, denizi ve toprağı hissetmek yapmak istediğimiz en son şey haline geldi. Telefonlarımız ellerimizde, pasif bir eylem içinde zihnimizin alışık olduğu o yorgunluğu sürdürüyoruz. Dışarıdan gelen her uyarana anında cevap vermek bir aktiflik değil, tükenmişlik ve zayıflıktır. Bizi bu zayıflığımızdan kurtaracak olan her şeyi yapabilme gücümüz değil; durup 'yapmamayı' tercih etme gücümüzdür.
İşte tam da bu yapmama hali, bizi yalnızlaştıran ve kendi içimize hapseden o rekabetçi tükenmişlikten çıkarıp iyileştirici bir 'biz-yorgunluğuna' ulaştıracaktır. Hiçbir şey başarma kaygısı gütmeden, silahlarımızı ve egomuzu bir kenara bırakıp dünyayla ve birbirimizle sessizce, barış içinde yan yana durabildiğimiz o kökten yorgunluk; kaybolan dinginliğimizi bize geri verecek olan tek sığınaktır.