Gönderi

Sonun Sonu Üzerine Bir Okuma
Puan vermedi·121 syf.··
2026 12. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 06 Mart 2026 14:38
Bu kitabı okurken ilk dikkatimi çeken şey karakterlerin isimleri oldu. Çünkü romandaki iki önemli figür olan Abelard ve Gerard isimleri tesadüfen seçilmiş gibi görünmüyor. Abelard ismi güçlü, sert, soylu ve dayanıklı anlamlarına geliyor ve genellikle entelektüel, tartışmacı ve düşünür karakterlerle ilişkilendiriliyor. Ancak bu isim aynı zamanda düşünmenin büyük ölçüde baskılandığı skolastik Orta Çağ’ı da çağrıştırıyor. (En bilinen Abelard Ortaçağ'da yaşamış bir filozofmuş)Bu durum kendi içinde bir zıtlık barındırıyor: düşünceyi temsil eden bir isim ama düşünmenin yasaklandığı bir çağın içinden gelen bir isim. Gerard ise yine Fransızca kökenli bir isim ve “mızrakla güçlü”, “cesur savaşçı”, “güçlü savaşçı” anlamlarına geliyor. Daha mücadeleci, daha dünyaya dönük bir karakteri çağrıştırıyor. Kitapta da gerçekten böyle bir karşılık görüyoruz. Abelard daha çok düşünce dünyasında dolaşan, kavramlarla yaşayan biri gibi görünürken Gerard daha deneyimsel ve dünyaya dönük bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Kitap boyunca düşünsel ağırlığı daha çok taşıyan kişi Abelard. Sürekli iki zıt düşünce arasında fikirlerini çarpıştıran, bunlar üzerinde düşünen ve sorgulayan biri. Gitmek mi zor, kalmak mı kolay? Yakın mı anlamlıdır yoksa uzak mı? Hayatın içindeki pek çok meseleyi hep bu tür karşıtlıklar üzerinden ele alıyor. Bu yüzden çoğu zaman düşüncelerinin içinde kaybolan bir figür gibi görünüyor. Abelard’ın aradığı şey kendi varoluşunun anlamı değil. Yaşamına bir anlam katma çabası içinde de görünmüyor. Daha çok yaşamın kendisinin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Yaşamın neden var olduğunu, neyin gerçekten yaşam sayılabileceğini sorguluyor. Bu sorgulamalar sırasında sanki yavaş yavaş şunu fark ediyor: Meselenin özü bir sonuca ulaşmak değil, sürekli sorgulamak. Çünkü düşünmenin ve sorgulamanın bitebilecek bir şey olmadığını anlıyor. Kitapta dikkat çekici bir detay da Abelard’ın kitaplara karşı mesafesi. Kitapları sevmediğini söylüyor çünkü kitaplarda bir son vardır. Bir yerde Abelard Paula’ya şöyle sorar: İnsanlara devamının getirilemeyeceğini bildiğin yaşamların anlatıldığı kitapları satmaktan utanıyor musun hâlâ? Paula’nın cevabı ise oldukça anlamlıdır: “Bu benim değil, yazarın günahıdır. Belki de bu günahı yazmaya başlamakla ya da onu sonlandırmakla işliyordur.” Burada kitabın adına yapılan güçlü bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Çünkü sonların olduğu bir yerde, devamı olmayan bir hayatı anlatmanın anlamı da sorgulanmış oluyor. Bu yüzden kitabın adı olan Sonun Sonu fikri daha baştan kendini göstermeye başlıyor. Abelard’ın düşünme biçiminde sürekli zıtlıklar vardır. Zorluk ve kolaylık, uzaklık ve yakınlık, açlık ve tokluk gibi kavramlar üzerinden ilerler. Ona göre kolay elde edilen şeyler çoğu zaman kuşku uyandırır. Ama neyi tartışırsa tartışsın mutlaka iki uçta bulunan iki zıt kavramı birlikte düşündüğünü görüyorum. Bu durum aynı zamanda yazarın düşünceyi ilerletme yöntemi gibi de görünüyor. Korkular üzerine söylediği bir şey de dikkat çekicidir. Çocukken ona korkularıyla savaşması gerektiği söylenmiştir. Ama Abelard bunun yerine şöyle düşünür: Korkularımla savaşmak yerine onlarla barışmayı denesem daha iyi olmaz mı? Burada ben yazarın kendi hayatına dair bir yansıma olabileceğini de düşünüyorum. Belki de yaşadığı zorluklar ya da korkular karşısında bunlarla savaşmak yerine onları anlamayı ve onlarla barışmayı öğrenmiş olabileceğini ima ediyor. Belki dr yaşamın kendisinin korkulacak bir şey değil anlaşılması gereken bir şey olduğu ifade ediliyor. Abelard ile Gerard arasında geçen konuşmalar oldukça felsefi bir içerik taşıyor. Gerard bir yerde insanın dünyaya bomboş bir kutu gibi geldiğini ve sonrasında tecrübeleriyle dolduğunu söylüyor. Bu bana empirizmi hatırlattı. Buna karşılık Abelard daha çok kavramlar ve düşünceler üzerinden ilerleyen, daha rasyonalist bir tavır sergiliyor. Kitapta özellikle var olmak ve var olabilmek üzerine yapılan ayrım çok dikkat çekici. Abelard var olmanın acısı ile var olabilmenin verdiği acının farklı olduğunu söylüyor. "Var olabilmek için çekilen acılar insanın kendi belirsizliğiyle savaşmasıdır. " İnsan kendi gücüyle, kendi yetersizliğiyle, kendi sınırlarıyla yüzleşir. Bu yüzden var olabilmek çoğu zaman daha ağır bir deneyimdir. Ama yine de önemli olanın sonuca ulaşmak değil yolculuğun kendisi olduğunu ifade eder. Çünkü insanın yaşadığı asıl deneyim yolun içinde gerçekleşir. Kitapta insanın toplum tarafından şekillendirildiği düşüncesi de güçlü şekilde yer alıyor." İnsan çocukken öğrenilmiş davranışlarla hareket eder. Büyürken başkalarının görmek istediği özellikleri kendi içinde büyütür. Kabul görmek için benimsenen bu özellikler zamanla insanın gerçek benliğinin yerine geçebilir." Abelard’a göre insanın kendisini bulabilmesi için bazen kendisinden bazı şeyleri eksiltmesi gerekir. Çünkü insanın gerçek benliği çoğu zaman sonradan eklenmiş davranışların altında kalır. Kitapta hayatın bir nehir gibi aktığı düşüncesi de çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Zaman akmak zorundadır ve insan o akıntının içinde sürüklenir/sürüklenmek zorundadır. İnsan kürek çektiğini zanneder ama aslında onu götüren şey çoğu zaman nehrin kendi akıntısıdır. İnsan seçim yaptığını düşünür ama çoğu zaman bu seçimler sebep sonuç zincirinin içinde oluşan anlardır yalnızca. Kitabın sonlarına doğru ise anlaşılmanın imkansızlığı üzerine çok güçlü bir düşünce ortaya çıkıyor. Bir insanın söylediği bir kelime, yaşadığı bir anı ya da hissettiği bir duygu başka bir insan tarafından hiçbir zaman tam olarak aynı şekilde anlaşılamaz. Çünkü herkes aynı kelimeleri kendi deneyimleriyle yorumlar. Bir nesnenin adı söylendiğinde herkes onu farklı bir geçmişle, farklı bir duyguyla ve farklı bir anlam dünyasıyla algılar. Bu yüzden insanlar birbirini tam anlamıyla anlayamaz. Ama bu durum kimsenin suçu değildir. Çünkü herkes aynı sınırlılıklar içinde yaşar. Kitap boyunca hayatın zıtlıklar arasında gidip geldiği fikri de sık sık karşımıza çıkar. Sıcaktan soğuğa, açlıktan tokluğa, yaşamdan ölüme, kolaydan zora doğru sürekli bir hareket vardır. İnsanlar bu zıtlıklar arasında yaşadıkları bazı anlara “benim hayatım” derler. Ama aslında bu anların çoğu birbirine bağlıdır. Bir hayatın bittiği yerde başka bir hayat başlar. Bir olay başka bir olayın sebebi olur. Zıtlıklar birbirini takip eder ve bu yüzden gerçek anlamda kesin bir son ortaya çıkmaz. Bu yüzden hayat çoğu zaman bir nehirde sürüklenmek gibidir. İnsan kürek çektiğini sanır ama aslında onu götüren şey çoğu zaman akıntının kendisidir. Genel olarak kitabın tamamında bir sorgulama faaliyetinin olduğunu görüyorum. Bu sorgulama bir noktada biten ya da tamamlanan bir şey değil. Aksine sürekli devam eden ve belki de hiçbir zaman tamamlanamayacak bir düşünme hali. Burada aranan şey tam anlamıyla varoluşçuluk gibi görünmüyor; daha çok yaşamın ne olduğunun anlaşılmaya çalışılması gibi duruyor. Ama bu arayış hep bir öteki kavramla birlikte ilerliyor. Yaşam sürekli zıtlıklar üzerinden düşünülüyor. Bir kavram her zaman karşıtıyla birlikte ele alınıyor. Bu yüzden kitap bana şu düşünceyi de çağrıştırdı: Belki de yaşamın anlamını aramak, yaşamın anlamının kendisidir. Çünkü bu sorgulamanın içine bir kez giren insan bundan kurtulamaz. Bir girdabın içine girmiş gibi sürekli düşünmeye devam eder. Ve felsefenin de söylediği gibi belki de sorular cevaplardan daha önemlidir. Çünkü sorular hiçbir zaman bitmez. Evrenseldir, zamansızdır ve sınırsızdır. Belki de bu yüzden kitap boyunca tekrar tekrar şu düşünce ortaya çıkar: Kesin bir son yoktur. Ve belki de bu yüzden kitabın adı Sonun Sonudur.
Sonun SonuHasan Dahiroğlu · İkinci Adam Yayınları · 20252 okunma
·
50 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.