Puan vermedi·128 syf.····Okunma: 08 Mart 2026 14:32 Tuğba Doğan’ın Nefaset Lokantası romanını bitirdiğimde aklımda kalan ilk şey, kitabın olaylarından çok yarattığı atmosfer oldu. Daha önce yazarın Musa’nın Uykusu kitabını okumuş ve dilini çok sevmiştim. Bu romanda da aynı edebi incelikle karşılaşmak beni şaşırtmadı.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri anlatı kurgusu. Hikâye doğrusal bir zaman çizelgesinde ilerlemiyor. Aksine, sarmal bir yapı içinde sürekli geçmişe dönüyor ve Salih’in hayatından küçük parçalar önümüze bırakılıyor. İlk başta bu parçalar yalnızca bir karakter portresi gibi görünse de roman ilerledikçe aslında hepsinin Salih’in bugünkü ruh hâlünü anlamamız için yerleştirildiğini fark ediyoruz. Okur olarak bir süre Salih’i tanıdığımızı sanıyoruz ama aslında onun yalnızlığının gerçek nedenini bilmiyoruz. Bu boşluk kitabın en güçlü gerilimini yaratıyor.
Roman boyunca Salih’in hayatına dair küçük kesitler okurken onun mesafeli, biraz kırgın ve içe kapanık bir karakter olduğunu hissediyoruz. (Her ne kadar sadece Narin ile olan anılarında renkli bir karakter olarak karşımıza çıksa da) Ancak bu duyguların kaynağı uzun süre saklı kalıyor. Yazar bunu dramatik bir açıklamayla değil, oldukça sade ve doğrudan bir şekilde, romanın sonlarına doğru ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden daha sarsıcı oluyor. Çünkü büyük bir dramatik sahne yerine, hayatın içinde sessizce biriken yalnızlıkla karşılaşıyoruz.
Nefaset Lokantası aslında büyük olayların romanı değil. Daha çok insanların iç dünyasında yavaş yavaş oluşan kırılmaların, mesafelerin ve yalnızlıkların romanı. Tuğba Doğan’ın başarısı da burada yatıyor. Gündelik hayatın içinde çok sıradan görünen duyguları, güçlü bir gözlemle ve incelikli bir dille anlatıyor. Okur olarak büyük bir hikâyenin peşinden gitmek yerine bir karakterin ruhuna yavaş yavaş yaklaşmayı deneyimliyoruz.