Puan vermedi·144 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Mart 2026 00:41 Adam Phillips'i severim, onun dağınık fikirlerini de. Çok tanıdıktır benim için çünkü. Bu kitap öncesinde okuduğum üç kitabıyla birlikte bu kitap da istediğim tatmin duygusunu yeterli ölçüde verdi. İnsanın okuduğu kitaplardan, kendisi için "yol gösterici" olduğuna kanaat getirdiklerini bulabilmesi bence çok büyük bir şanstır. Sanırım pek nadir şanslı bir insan olarak bu konuda bütün haklarımı kullanıyorum. Benim ilk yol göstericim Platon'un Devlet kitabı olmuştu. İkincisi, Friedrich Nietzsche'nin İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabı, üçüncüsü (bu çoğul tabii ki) Simone de Beauvoir'ın İkinci Cins serisi olmuştur. Nihayet uzun bir aradan sonra dördüncüsünü de bulmuş oldum. Böyle iyi kitapları tekrar tekrar okuyup kaçırdığım detayları fark ederken aslında kendimi sevdiğimi daha çok hissediyorum. Bu yüzden sevinçliyim ve sevincimin nedenini de açıklamak istedim.
Phillips bu kitabında evrensel lanetimiz olan modern dünyanın bizi soktuğu ve hapsettiği derin girdapta o daha iyi birisi olma arayışı, adeta yeni bir kimlik yaratma psikolojisi ile kişinin yaşamı içerisinde kaçınılmazı olan kendi değişiminin paradoksal etkileri arasındaki kritik ayrımları dağınık anlatımıyla ifade ediyor.
Kitabın en kilit noktası da, yani "beni okumalısın" dediği nokta: İhtiyacınızdan fazla özeleştiri soruları barındırması. Okura düşünce durakları vermiş, durup düşünürken, soruları cevaplamaya çalışırken klasik okur psikolojisinin ilk tepkisi olarak hak verebileceğin noktalara odaklanmaya çalıştıkça, en azından ben öyle yapıyorum arkadaşlar yargılamayın, zihnimin gerisinde zamanın tersine akışı ve tersine değerlendirmeler silsilesi yaşanıyor. Kendini eleştirmek mi? Evet, buyrun benim! Gerçi kendinden çok, bireyin evrensel değişim isteklerinin bir eleştirisi.
Bu kitapta değişim sadece kişisel bir mesele değil, insanın sahip olduğu en derin çelişki olarak ele alınıyor. Phillips, hastalarında en sık rastladığı paradoksun, kişinin "aynı kalarak değişmeyi" istemeleri olduğunu belirtiyor. Bu değişim öznesi veya nesnesini tercih edememe sıkışıklığının nedeninin ise, bir yandan geçmişin acılarının yaşamı sekteye uğratacak kadar dayanılmaz ölçüde ağırlığının, diğer yandan geleceğin belirsizliğinin yarattığı kaygı ve korkuların nihai sonucu olan karar ve düşünme yetisinin bulanıklaştığı anlar olduğunu açıklıyor. Böylelikle kişi, değişim gerçeğine kimi zaman güçlü bir direnç uygulayarak bir nevi kendi çaresizliği ve sorunlarıyla çarpık bir bağ kurmuş oluyor. Bu noktada, değişim isteğinin nerede, nasıl ve ne ölçüde başladığını veya başlaması gerektiğini tartışıyor. Tartışma üslubunda ise psikanalitik görüş ve analizlerle varoluşsal krizlerin neden olduğu felsefi sorgulamalar bir arada ilerliyor. Yazarın genel anlatım tarzının bir sonucudur bu aynı zamanda.
Ajanda edinip yeni yılı baştan aşağı dizayn ettikten sonra ertesi günü hepsini unuttuğun bir kandırmacadan ziyade, kişinin kendisini zevkle baştan çıkaracak o değişim imgeleriyle daha somut bir şekilde yüzleştim açıkçası. Her yerde sürekli satılan "ideal insan" şablonlarından en hızlı sonucu vereceğini vaat edeni alıp ona göre şekil almaya çalışmamızın ve böylelikle değişim isteğimizi sorgulama yeteneğimizin sessizce yok edilişinin bence oldukça güzel bir eleştirisi olmuş.
Değişim, her zaman arzulanan bir imge halini korurken bir yandan aslında kaçınılmaz olanın er ya da geç gelişinin o yarattığı stresi içinde her zaman barındırıyor. Resmen her an ensemizde hissettiğimiz değişmeyen baskılayıcı figür haline geliyor. Böyle deyince direkt aklıma şu söz geliyor: Değişmeyen tek şey değişimdir. Derinlerden en üst yüzeye kadar en sık hissettiğim durum tam olarak bu olmuştur hep zaten. Bu arada en can alıcı kısım da "Bir şeyler mutlaka yerine oturmalı, tutarlılık barındırmalı" düşüncesinin tek gerçek olduğu saplantısına sahipken her değişime ayak uydurabilme becerisini de öğrenebilirim yanılgısı... Bunun büyük bir yanılgı olduğu farkındalığı ise birazcık geç gelebiliyor. Benimkinde öyle oldu en azından, hala ara ara suçlarım kendimi maalesef. Bundan üç dört yıl önce gelseydi bu farkındalık, nice şeyler olurdu kimbilir diyerek hayıflanırım. Bununla birlikte diğer en çok hissettiğim şeylerden biri ise, beni konforlu paradoksuma hapseden "zaten değişemeyeceğim ben" ifadesidir. Kişiye sürekli bir rahatlık sunarken aynı zamanda kaçma dürtüsü yaratan en büyük gizli korkulardan biridir.
Yazarın, Kaçırdıklarımız eserinde vurguladığı o her tercihimizde yaşanamayacak bir hayatı kaçırırız düşüncesini bu kitabında da tekrar tekrar ele aldığını fark ettim. Kişinin her değişim arefesinde tercihinin bedeli olarak elenen ihtimallerinin, muhtemel hayatlarının senaryolarının zihninde bitmeyen bir kaosa neden olduğunu belirtiyor ve bu noktada her şey daha çok korkunçlaşıyor tabii ki...
Aynı zamanda yaşamımızda o kritik dönüm noktalarına, en büyük değişimlere neden olan trajedi ve travmaların değişim için en büyük şart olmadığını da ekliyor. Trajedilerde en sık hissedilen duygu, normale dönme isteğidir, fakat ilk başta fark edilemeyen şudur ki, kişinin dönmek istediği o normalliktir zaten onu bu krize sürükleyen. Kişi her zaman bu ayrıntıyı ıskalar çünkü keskin bir dönüşüm/değişim gerçeğiyle yüzleşmeyi ertelemek ve acının konforuna sığınmak koşarak tercih edilen en kolay seçenektir. Tabi bunu yas süreci harici durumlarda ele alınması gerektiğini de ayrıca söylemeliyim.
Değişimlerimiz, sahip olduğumuz ben'in birbirini haksız çıkarabilen çelişkili ve hatalı versiyonlarıdır baktığımızda, değil mi? Bu değişim ve tezatlıklar, en iyi yapabildiğimiz şey olan "şeylerden anlam yaratabilme" becerimizi besler ve dönüştürür. Yani değişimler, bizden bir şeyler çalıp götürürken aynı zamanda kendimiz için farklı yolları inşa etme rehberliğini de üstlenir. Yani, bu yaratıcılığı besleyen, bizi yiyerek bize bizi gerçekten vaat eden değişimle ne yapabildiğimizi, ne yapabileceğimizi nasıl sorgulayabileceğimizi hatırlatıyor. Yazar bu kitabında bize direkt, net bir yol haritası sunmuyor fakat değerli ipucular, gerçekten üzerinde düşünülmüş, kaliteli özeleştiri (veya özedönüş) soruları bırakıyor. Bu soruların bendeki cevaplarını da yeri ve zamanı geldikçe bulmayı umut ediyorum.
Buraya kadar gelen gözlere bir hediye sunmak istiyorum. Bundan kısa bir süre önce güzel bir şiire denk gelmiştim. Şaşırtıcı olan şu ki, şiirin ana teması da bu kitapla oldukça uyumlu, sanırım bilinçdışı bir çekilme yaşandı. Aynı zamanda kitabı ve şiiri bir arada görebileceğim güzel kendime not olarak göreceğim bir inceleme olmasını da istiyorum.
Robert Frost’un "The Road Not Taken" (Gidilmeyen Yol) şiirinden:
Sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yol,
Ve üzgünüm ki her ikisinden birden gidemedim
Tek bir yolcu olarak, uzun süre durdum öylece
Ve bakabildiğim kadar uzağa baktım yollardan birine,
Çalılar arasında kıvrılıp kaybolduğu yere kadar;
Sonra diğerine saptım, o da en az ilki kadar güzeldi,
Belki de böylesi daha doğruydu benim için,
Çünkü her yer çimendi ve üzerinden geçilmek istiyordu;
Gerçi oradan gelip geçenler
Her iki yolu da hemen hemen aynı şekilde aşındırmıştı,
Ve o sabah her iki yol da uzanıyordu önümde
Henüz hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde.
Ah, ilkini başka bir güne sakladım!
Yine de bilerek bir yolun nasıl başka bir yola çıktığını,
Geri dönüp dönemeyeceğimden şüpheliydim.
İç çekerek anlatacağım bunu yıllar sonra
Bir yerlerde, aradan çağlar geçince:
İki yol ayrılıyordu bir ormanda ve ben—
Ben gittim daha az geçilmişinden,
Ve bütün farkı yaratan da bu oldu işte.
Aynı zamanda Nazan Öncel de bir şarkısında şöyle der ya:
"Bir ihtimal daha vardı.
Felaket oldu."