Rauda Jamis in kaleminden Frida Kahlo’nun dünyasına girmek, sadece bir biyografi okumak değil, doğrudan o meşhur otoportrelerin içine yürümek gibiydi. Kitabı bitirdiğimde masada sadece bir hayat hikayesi değil, kanayan bir kalp ve dinmek bilmeyen bir bedensel ağrının yankısı kalmış gibi hissettim. Jamis, Frida’yı bir "ikon" olmanın ötesine taşıyıp; etiyle, kemiğiyle, o meşhur korse içindeki hapsolmuşluğuyla ve her şeye rağmen yükselen "Yaşasın Hayat" çığlığıyla karşımıza dikiyor.
Anlatıdaki o derin iç ses, Frida’nın yatağa mahkum olduğu uzun saatlerdeki tavan izleyişini ve aynadaki yansımasıyla yaptığı sert hesaplaşmaları adeta yanı başında oturup izliyormuşum hissi verdi. Diego Rivera ile olan o fırtınalı, bazen yıkıcı ama her zaman sanatını besleyen tutkulu bağ, kitapta tüm çıplaklığıyla işlenmiş. Sadece bir kadının aşkını değil, devrimci Meksika’nın ruhunu ve bir sanatçının acıyı nasıl yakıta dönüştürdüğünü görmek gerçekten sarsıcıydı.
Kitap boyunca hissedilen o keskin fiziksel sızı, Frida’nın inadıyla birleşince ortaya trajik ama inanılmaz ilham verici bir tablo çıkıyor. Parçalanmış bir omurgayla dünyaya nasıl kafa tutulur, bir insan kendi yaralarından nasıl bir efsane yaratır; Jamis bunu muazzam bir duyarlılıkla işlemiş. Okurken bazen nefesimin daraldığını, bazen de Frida’nın o boyun eğmez ruhuyla gülümsediğimi fark ettim. Eğer bir sanatçının kalbine, hiçbir maske olmadan ve en savunmasız haliyle dokunmak istiyorsanız, bu anlatı kesinlikle doğru adres.