·215 syf.····Okunma: 15 Şubat 2026 16:28 Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay’ın tek hikâye kitabı. Kitabın içerisinde toplam 8 hikâye bulunuyor. Kitap, 1973 yılında ilk kez yayımlandığında içerisinde 7 hikâye varken 1987 yılında ‘‘Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya’’ adlı hikâyesi de eklenmiş ve toplam 8 hikâye olmuş. Bu hikâye, Oğuz Atay’ın yazdığı son hikâye olup 1978 yılının Ocak ayında Türk Dili dergisinde yayımlanmıştır.
Oğuz Atay’ın hikâyelerinde karşımıza çıkan kahramanlar, kahraman olmaktan öte anti-kahraman diyebileceğimiz kişilerdir. Bunlar, marjinal ve olumsuz tiplerdir. Yıldız Ecevit de bu konuyla ilgili şöyle der: ‘‘Modernist edebiyat, yapısını, 19. yüzyılın geleneksel/gerçekçi metinlerinde olduğu gibi ‘kahraman’ üzerine kurmaz; modern edebiyat bilimi de ona ‘kahraman’ demeyi bırakmıştır zaten; o artık ‘protagonist ya da metin ‘figür’ü gibi bir şeye dönüşmüştür.’’
İşte hikâyelerde karşımıza çıkanlar kahraman olmanın ötesinde figürlerdir. Toplumdan kopmuş, insanları sevmeyen, karamsar ve yalnız, iletişimden uzak yaşayan bu tipler, her hikâyenin merkezinde bulunur.
Hikâyelerin hemen hepsinde yalnızlık, yabancılaşma, ölüm, başkaldırı, karamsarlık gibi temalar vardır. Bunların yanında toplum ve aydın eleştirisi dikkat çekicidir. Atay’ın karakterleri topluma ve aydına karşıdır. Kendilerini eksik görürler ama topluma karşı da üstün bir tavır takınma çabası içindedirler. Bunu özellikle kitaba adını da verilen Korkuyu Beklerken hikâyesinde net bir şekilde görürüz.
Hikâyelere genel olarak bir gerilim havası hâkimdir. Korkuyu, korkuyla bekleyen karakterler sonuç ne olursa olsun hayal kırıklığına uğrar. Karakterler; ağlanacak hâline gülen, kendi kendisiyle konuşan ve dalga geçen kimselerdir. Atay’ın hikâyelerine hâkim olan ironi de buradan gelir. Bazı kahramanları hiç konuşmaz. Örneğin Beyaz Mantolu Adam’daki adam, hiç konuşmaz. Hikâye, ‘‘Kalabalık bir toplum içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu.’’ cümleleriyle başlar. Tüm hikâyelerin özeti gibi bir giriştir aslında bu. Topluma olan isyanını konuşmayarak gösteren bu adam, hikâye boyunca itilip kakılır, başkaları tarafından kullanılır ve alaylara maruz kalır. Kendisini ucube olarak görenlerden intikamını da en ağır şekilde alır. Hem onlardan hem de hayattan alır aslında.
Karakterlerin bunalımı, yalnızlığı, yabancılaşması eylemlerine yansır. Bu eylemler neticesinde birilerinden intikam almak isterler. İsyan eder, başkaldırırlar fakat zararları yine kendilerine dokunur. Onlar için toplumla hesaplaşmanın yolu kendilerine zarar vermektedir. Bu bazen intihar, bazen de itiraf şeklinde olur.
Hikâyelerin yapısıyla ilgili benim dikkatimi çeken bir husus var. Hikâyelerin çoğunda ya mektup var ya da mektup türünün hikâye içerisinde kullanımı var. Korkuyu Beklerken hikâyesinin kahramanına gizli bir mezhepten esrarengiz bir tehdit mektubu gelir. Tüm hikâye boyunca bu esrarengiz mektubun karakterde yarattığı gerilimi ve korkuyu okuruz. ‘‘Bir Mektup’’, ‘‘Babama Mektup’’ adlı hikâyeler direkt mektup şeklindedir. Yine ‘‘Ne Evet Ne Hayır’’ adlı hikâyesinde mektuba yer verilmiştir. ‘‘Tahta At’’ adlı hikâyesinde ise karakterin yazdığı uzun bir dilekçe söz konusudur.
Atay’ın hikâyelerinde Kafkaesk unsurlar ağır bassa da onun kahramanları yalnız kalmaktan, bu bunalım hâlinden çok da memnun değildir. Topluma ayak uyduramadıkları gibi yalnız kalmaktan da korkarlar. Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlıkları artar. İşte bu sıkışmışlık, hemen hemen tüm hikâyelerde kendini gösterir. Kafka’nın Samsa’sı gibi böceğe de dönüşemezler, topluma karışıp onlara ayak da uyduramazlar. Toplum, yeniliklere ayak uydurmuştur. Herkes bu akışta yerini bulmaktadır ama Atay’ın karakterleri bu yeniliklere uyum sağlayamamış, mecburi bir yalnızlığın tutsağı olmuşlardır.
“Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor.” der Korkuyu Beklerken’in isimsiz karakteri. Hatta daha da ileri gider: ‘‘Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum.’’ İşte bahsettiğimiz de tam olarak budur; karakter, insanların arasında olmak istemesine rağmen onlara ayak uyduramaz, insanları da sevemez. Her şeye geç kalmıştır. İnsanlar gibi doğayı da sevemez. Duyguları alınmış gibidir. Babasının ölümünde bile ağlayamaz.
Hikâyelerin hepsinde ortak temalar söz konusudur fakat anlatılan farklıdır. ‘’Babama Mektup’’ otobiyografik bir hikâyedir. Atay, bu hikâyede gerçekten kendi babasına seslenmektedir ve âdeta içini dökmektedir. ‘‘Tahta At’’ bir isyan ve başkaldırının hikâyesidir. ‘’Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya’’ ise Atay’ın yazarlık serüveninden izler taşır. Yazarlığın mesleki zorluklarına değinirken yine toplum eleştirisi yapar. ‘‘Bir Mektup’’ ve ‘‘Ne Evet Ne Hayır’’da ironinin sınırlarını zorlar. ‘‘Unutulan’’ ise yer yer rahatsız edici, olağanüstü özelliklere sahip bir hikâyedir ama Atay’ın üslubu hikâyeyi sıradanlaştırır, anlatılanı olağanmış gibi sunar.
Yıldız Ecevit, Atay’ın hikâyelerini iki evreye ayırır. Atay’ın öykücülüğünün ilk evresinde ‘‘Beyaz Mantolu Adam’’, ‘‘Unutulan’’ ve ‘‘Korkuyu Beklerken’’ ile Kafkaesk bir yapının hâkim olduğunu, ikinci evresinde ise ‘‘Bir Mektup’’, ‘‘Ne Evet Ne Hayır’’, ‘‘Tahta At’’ ile Kafkaesk rengin ortadan kalktığını, bunun yerini ‘çok konuşan Doğu’ya özgü insanların yaşadığı garip bir yalnızlığın’ aldığını belirtir.
Açıkçası beni de daha çok etkileyen hikâyeler, bu ilk evrede ele alınan hikâyeler oldu. Ben bu hikâyeleri defalarca okudum. Belki her sene tüm hikâyeleri okumuyorum ancak özellikle belli başlı hikâyeleri canım sıkıldıkça açıp okuyorum. Korkuyu Beklerken hikâyesi de benim defalarca okuduklarımdan biri. Ondan aldığım tadı, diğer hikâyelerden alamıyorum. Bunun haricinde Beyaz Mantolu Adam da çok sevdiklerimden.
Hikâyelerde kullanılan tekniklere de değinelim. Özellikle karakterlerin iç monologları dikkat çekici. Kendi kendilerine yaptıkları bu konuşmalar çoğu zaman ironi de içeriyor. Atay, bu iç monologları parantez içi şeklinde vermeyi de çok seviyor. Hemen her hikâyesinde bu şekilde konuşan karakterler söz konusu. Yine bilinç akışı tekniğini de çokça görüyoruz. Karakterin düşündükleri birdenbire absürtleşiyor, başka noktalara gidiyor. Hikâye anlatıcıları da genel olarak kahramanların kendisidir. Beyaz Mantolu Adam hikâyesinin suskun kahramanı dışında diğerleri hep kendi hikâyesini yine kendisi anlatır.
Oğuz Atay, Türk romanında çığır açmış, kullandığı teknikler ve anlatım tarzıyla edebiyatımıza yeni bir soluk getirmiştir. Toplumcu gerçekçi roman anlayışının hüküm sürdüğü bir dönemde bireyin bunalımlarını ve yabancılaşmasını anlattığı, olaya kıymet vermeyen romanlarıyla hiç anlaşılmadı, anlaşılmak da istenmedi. Bugün geldiğimiz noktada ise onun ne yapmak istediğini artık anlıyoruz. Her ne kadar romanlarıyla popüler olsa da en az romanları kadar kıymetli olduğunu düşündüğüm hikâyelerini göz ardı etmemeliyiz. Onu daha iyi anlayabilmek için öncelikle hikâyelerinin okunması gerektiğini düşünenlerdenim. Son söz de Oğuz Atay’dan biz okurlarına gelsin:
‘‘Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?’’